Orwell'in yayımlatabilmek için kalan ömründen vazgeçtiği başyapıtı, dünyanın en önemli romanlarından biri, distopyaların en korkuncu çünkü gerçekleşmesi en muhtemel olanı 1984'e bakıyoruz.
Sene 1984. Savaşlar olmuş, devrimler yapılmış, dünya tanınmaz hale gelmiş. Kalan toplumlar üç büyük devlete bölünmüş, Okyanusya, Avrasya ve Şarkasya. Winston Smith Okyanusya'da yaşayıp 'Hakikat Bakanlığı' çatısı altında çalışan, Parti'nin çıkarlarına göre tarihi yeniden yazan bir arşiv görevlisi. İçinde bulunduğu toplumda özgürlüğü aklına getirmeye cüret edebilen bir avuç insandan biri ayrıca. Kendisi gibi düşünen birilerinin olduğuna emin, ancak adım atmaya korkuyor, ki bu korkusunda sonuna kadar haklı. Julia isimli genç bir kıza aşık olana kadar bu korkusunu aşamıyor.
Özgürlüğün ne demek olduğunu kimsenin bilmediği, halkın her adımının, her eyleminin teleekranlardan izlenildiği, Parti'ye karşı akla getirilen en ufak bir kötücül fikrin Düşünce Polisi ve 'Sevgi Bakanlığı' tarafından en ağır şekilde cezalandırıldığı bu pek de uzak görünmeyen gelecekte, bir birey olmanın getirdiklerini ve gerektirdiklerini anlamak bu zavallı halkın yapmaya mecbur bırakıldığı yegâne şey.
Bahsetmemek olmaz, eserin en önemli karakteri Büyük Birader'in sadece teleekranlarda görünen bir suretten ibaret olsa bile, elinde bulundurduğu bu muazzam gücün sadece ve sadece bulunduğu ortamdaki itaatkar insan topluluğu tarafından kendisine ve partisine sağlandığını anlıyoruz romanda. Orwell'in anlatmak istediği de bu zaten. İnsanların elinde bir seçim şansı var, bu gücü bu tip insanlara vermek ya da vermemek. Bütün mesele bu.
Dünyanın en çok yarım bırakılan kitabı olmasının sebebini anlayabiliyorum ama her insanın hayatlarında bir kez şans vermesi gerektiğini düşünüyorum.