Yazar,
eserde tanıdığı bazı kişi ve kurumlar üzerinden insanların davranış şekillerinin zamana göre
değiştiğini bize göstermeye çalışmaktadır. Örneğin Enrico isimli şahıs 1970’lerde yaşıyor ve
onun tek amacı ailesine hizmet etmekti. Yani planlı rutin bir hayatı vardı diyebiliriz. Burada
dikkatleri çeken nokta insanların o dönemlerde sürekli aynı şeyi yapmalarına rağmen
hallerinden memnun olması ve bir hedeflerinin olmasıdır. Bu hedef onların hayata olan bakışını
etkilemektedir. Ayrıca o dönemdeki insanlar bir işte yıllarca emekli olana kadar çalışıyorlardı.
Bu insanlar toplumun en üst kesiminde olmasalar bile kendi kaderini kendileri yazdığı için özgüven sahipleriydi. İşte yeni kapitalizmle birlikte bahsettiğimiz bu kavramlar bir kenara
itilmiştir. Yani bir çeşit sürüklenme yaşanmıştır. Bu sürüklenmeyle insanlar bir işte sabit bir
şekilde yıllarca çalışmaz hale gelmişler ve kendilerine olan özgüveni de yitirmişlerdir. Çünkü
yeni kapitalizm eskisinin aksine rutinin dışında net bir işi olmayan “esnek çalışma saatlerine”
uyabilen bireyler yaratmıştır. Kapitalizm zaten insanların ürettikleri metalara karşı
yabancılaştığı bir süreç iken yeni kapitalizm bu yabancılaşmayı daha üst boyuta taşıyıp
bireylerin karakterlerini de zorunlu olarak değiştirmeye başlamıştır. Eskiden insanlar
sendikalarda toplanıp cemaatleşiyor ve birbirlerine destek oluyorken yeni dönemde bu
toplantılar online hale gelmiş ve iletişimin gücü ciddi anlamda düşürmüştür. Richard Sennett,
bu söylediklerinde kesinlikle haklıdır, çünkü kitabı okurken cidden bu duygu değişikliğinin
farkına varmak mümkün oluyor. Kitapta da bahsedildiği üzere artık “uzun vade yok” sloganı
hâkim olmuştur. Bu ise güven, sadakat ve karşılıklı bağlılık duygularını aşındıran bir durumdur
(Sennett, 2022:23). Bahsi geçen duyguların iş ortamından çekilmesi de insanlar arası ilişkilere
de yansır hale gelmiştir. Artık insanlar bağlılıklarını yitirmiş ve fedakârlıktan yoksun bireylere
dönüşmüştür. Kapitalizmin bu yeni versiyonu işte böyle bir sürüklenmeye sebep olmuştur.
Buradan hareketle insanların artık sorumluluk almaktan kaçındığını, tutarlı olmadığını ve belirli
hedeflerinin olmadığını çıkarmak mümkündür. Ama unutmamak gerekir ki insanlar toplum
halinde yaşayarak hayatta kalmakta ve bu insanı insan yapan duygular olmazsa ortada net bir
şekilde toplum da kalmamaktadır. Çünkü güvenin ve sadakatin olmadığı yerde kargaşa
hâkimdir.
Kitapta buna ek olarak Adam Smith’in rutinin insanın ruhunu öldürdüğüne
değinilmektedir. Çünkü sürekli aynı şeyi yapmanın insanı aptallaştırdığını düşünüyordu.
Smith’e göre, para, mal ve emeğin serbest dolaşımı, insanları giderek daha fazla uzmanlaşmaya
zorlayacaktı (Sennet, 2022:37). Ancak ben bu fikre katılmıyorum, çünkü çağımızda
gördüğümüz üzere insanlar uzmanlaşmaktan uzak haldedir. Sebebi ise uzun vadeli iş
anlayışının yok sayılmasıdır. Bir insan bir işte uzun zaman geçirmeden nasıl uzmanlaşması
mümkün olabilir ki? Bu yüzden rutinin ruhu öldürmekten ziyade insana temel hedefler koyduğu
kanaatindeyim. Tabii ki bu rutinin dışına çıkılması gerekli ancak komple silip atmak da doğru
bir yaklaşım değildir. Pasif bir yaratık olmamak için rutinden biraz uzaklaşılmalı ama tam
anlamıyla da yok sayılmamalıdır. Yani aradaki dengeyi koruyabilmek insanın kişiliğine zarar
vermez. Baktığımızda ise sadece rutine bağlı kalmak veya esnek çalışma saatleriyle rutinsiz
kalmak insanın karakterinde istemediği değişikliklere sebep olmaktadır. Bu konuda yazar ile
aynı fikirleri paylaşmaktayım. Kitapta da vurgulandığı üzere “karşımıza çıkan alternatifleri ancak yerleşik alışkanlıklarımıza göre sınarız. Anlık itkilerin ve kısa süreli davranışların hâkim
olduğu, düzenli rutinlerden mahrum bir yaşam anlamsız bir varoluştur.” (Sennett, 2022:47).
Rutine karşı çıkışın peşinden yeni kapitalizmin esnek koşullar yarattığından yukarıda
kısaca bahsetmiştik. Ancak “bürokratik rutine karşı isyan ve esneklik arayışı, bizi
özgürleştirecek koşulları yaratmak yerine yeni iktidar ve kontrol yapıları üretti.” (Sennett,
2022:51). Yani birey iktidarın altında rutinleşmenin getirdiği aptallaştırmadan kurtarılmaya
çalışılırken yeni bir aptallaşma türü ortaya çıkmıştır. Esnek çalışma koşulları işten çıkarma
durumunu da meydana getirmiştir. Yeni kapitalizmden önce bir işçi bir fabrikada yıllarca
çalışabilirken yeni koşullarda artık orta yaşlı olanlar işten çıkarılmakta ve yerine hemen yeni
bir çalışan bulunabilmektedir. Çünkü yeni çalışma koşulları eskisi gibi bireyin fiziksel
güçlerinden ziyade bilgisayar gibi yeni teknolojiler ile daha kolay hale gelmiştir. Bu kolaylık
da o iş için bir uzmanlık gerektirmemektedir. Aslında bu durum ortaya yeni bir kriz çıkarır,
çünkü işin durumunda aksama olunca çalışanlar ne yapması gerektiğini bilmez ve öylece
beklerler. Bu da aslında üretkenliği düşüren bir durumdur. Üretkenliğin düşmesi ise düzensizlik
yaratır. Yani rutine karşı başlatılan savaş daha kötü bir hal almıştır. Çünkü insanlar özgür ama
yukarıdakilerin istediği kadar özgürdür. Gerçek manada bir özgürlükten bahsetmek biraz
olanaksızdır.
Esnek çalışma koşullarıyla birlikte insanların artık yaptıkları işe kayıtsız kaldıklarını da
söylemek mümkündür. Çünkü “bu işi zaten hayatımın sonuna kadar yapmayacağım” gibi bir
görüş hâkim olmaya başlamıştır. Böylece insanlar mesleki kimliklerini kaybetmeye
başlamışlardır. İşçiler her şeyi bilgisayar ile halletmeye çalıştıkları için bilgisayar bir hata
verdiğinde çaresiz şekilde beklemekte ve bu onlar için pek de önem arz etmemektedir. Nasıl
olsa vardiya değişim saatleri geldiğinde çıkıp gideceklerdir. İşte bu durum kayıtsızlığın ve
çalışanların okunaksız hale geldiğinin bir örneğidir. Esnek bir rejimde, işin zorluğu verimsizlik
yaratır. İşin zorluğunu ve direncini azalttığımızda, kullanıcıların kayıtsız hale geldiği bir
çalışmanın koşullarını yaratıyor olmamız, korkunç bir paradokstur (Sennett, 2022:80). Kısaca
teknolojinin gelişimi arttıkça bireylerdeki tembellik artmış ve zihinsel faaliyetler yavaşlamış
demek son derece yerindedir.
Eski sistemde başarılı olmanın sırrı tehlikelerden uzak durmak ve net zarardan kaçmakla
mümkündü. Yeni sistemde ise risk alabilmek çok önemli bir faktör haline geldi. Çünkü esnek
koşullar bireyi risk almaya zorlamaktadır. “Uzun vade yok” sloganında gördüğümüz gibi artık
bir işte yıllarca çalışmak yerine farklı işlere atılımın gerekli olduğu görülüyordu. Ama insan bu
kadar risk alabilecek bir canlı mıydı? Sorusunu da sormak gerekir. Çünkü insanlar bir şeyi yaparken genel olarak en kötü ihtimali göz önünde bulundururlar. Örneğin borsaya az bir miktar
para yatırıp zengin olma fikri insanı mutlu ederken, insan “bu parayı kaybedersem ne yaparım”
gibi bir olumsuz düşünceye kapılmaya meyillidir. Bireyler yeni bir şeyler yapmaktan
korkuyorlardı. Ancak günümüzde insanlar buna da alışkanlık gösterdiler. Yani insanlar sadece
an’a odaklanmaya başladılar ve risk alabilmeyi öğrendiler. Yaptıkları şeyin hedefe ulaşması ya
da ulaşmaması pek önemli değil, sadece o şeyi yapabilmek yani risk alabilmek önemli hale
gelmiştir. Risk almasını bilen kişi belirsiz ve muğlak bir ortamda ayakta kalabilen kişidir
(Sennett, 2022:95). Ama bu şekilde sürekli risk almak zorundalığı da insanın karakterini
zedeleyebilir. Tutum ve davranışlar mutlaka değişecektir. Çünkü uzun vadeli hedefler yok
olmaktadır. Bu yüzden yeni kapitalizmin insanları sürekli bir hareket halinde olma durumuna
ittiğini ve hareketsizliği de başarısızlık olarak gördüğünü söylemek mümkündür. Sabit bir işte
çalışmak veya risk almamak kendini soyutladığın anlamına gelmeye başlamıştır. Ayrıca
insanlar risk alabilsin diye artık “kazanan hepsini alır” sloganı hâkim olmuştur. Rekabetin
arttığı bu ortamda başarılı olanlar bütün kazancı alırken kaybedenler ellerindekilerle yetinir. Bu
da ciddi anlamda eşitsizlik doğurmaktadır. Kapitalizm zaten kendi başına sınıf ayrımını
güçlendiren bir sistem iken bunun gelişmiş versiyonu eşitsizliği daha da arttırmıştır. İşte
insanlar kazanan hepsini alır anlayışı yüzünden risk almak zorunda kalmakta ve risk almayanlar
başarısız olarak lanse edilmektedir. İnsanlar bu durumda sürekli bir rekabet halinde olduğu için
iletişim zayıflamakta ve güvensizlik artmaktadır.
İş ortamında takım çalışması her ne kadar önemli olsa da insanlar birbirlerine karşı olan
samimiyeti yitirmiştir. Takım çalışmasında farklı fikirler üretmek işi daha başarılı hale
getirecekken günümüzde tam tersi herkesin aynı fikirde olması beklenmektedir. Bu da tek
tipleşmeye yol açmaktadır. Yani iş etiği dediğimiz kavram eskiden kişinin çok çalışması,
sabretmesi ve mükâfatlarını ertelemesi iken günümüzde takım çalışmasına odaklanmaktadır.
Ama bu takım çalışması dediğimiz gibi sığ görüşlerin bir araya gelmesinden ibarettir. Ancak
yine de “amaçlı insan son derece başarılı olsa da kazandıklarının tadını çıkaramaz. Amaçlı
insanın yaşamöyküsü başkalarının takdirini toplamak ve kendine saygı duymak amaçlı, sonu
gelmez bir seferdir.” (Sennett, 2022:120). Kısaca her iki durumda da insan karakterinden ödün
vermektedir. Eski ve yeni kapitalizm arasındaki fark ise ödün verdiğimiz şeylerin şekil
değiştirmesinden ibarettir. Sennett, kitapta klasik iş etiğine iyi gözle bakmanın imkânsız
olduğunu söylüyor. Ancak ben bu fikre kesinlikle katılmıyorum. Çünkü her ne kadar kişi
karakterinden ödün verse de uzun vadede bir şeyler başarabiliyordu. Yeni iş etiğinde ise bu
uzun vadeli kazanç pek söz konusu değildir. Ayrıca kazanan her şeyi alır sloganı yüzünden modern dönemde insanlar kendilerini daha fazla başarısız hissetmektedir. Çünkü toplumda sınıf
ayrımının iyice belirginleşmesi ve tüm kazancın belirli bir azınlığın elinde bulunması başarıyı
da ulaşılmaz hale getirmiştir. Yani birey risk almıyor, rutinden vazgeçmiyor ve esnek koşullara
uyum sağlamıyorsa başarısız atfedilir. Başarılı olan birey, her şeye rağmen deneyen ve pes
etmeden koşturan kişiler olarak tanımlanmaktadır.
Genel olarak toparlamak gerekirse kapitalizmin insanın karakterinde ne gibi
değişikliklere yol açtığını söylemek mümkündür. Bu karakter aşınmaları olumluya gitmekten
ziyade olumsuza gitmektedir. Eski kapitalizm ve yeni kapitalizm insanları
yabancılaştırmaktadır. Ancak yazar özellikle yeni kapitalizmin getirmiş olduğu değişikliklere
değinmektedir. Çünkü günümüz toplumunda bir şeylerin değişmesini ve insanların kendilerini
olduğu gibi kabullenmesi gerektiğini düşünüyorsak bu olanları asla gözden kaçırmamak
gerekir. Eskiden insanlar en azından bir amaç uğruna çalışıp karakterlerinde değişikliğe sebep
olurken şu an eskisi gibi bir amaç da görünmemektedir. Bu koşullar altında insan kendisini
diğer canlılardan ayıran özelliklerinden mahrum kalmaktadır. Toplum olarak bu mahrumiyetin
farkına varmalı ve insanları belirli koşullar altında zapt etmekten kopmamız gerekmektedir.
Atatürk’ün de dediği gibi fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirerek olması gereken
duruma gelebiliriz. Eserde de zaten genel olarak eleştirilen tutumlar Atatürk’ün bu sözü ile
birlikte okunduğunda tutarlılık göstermektedir.