Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Stefan Zweig 50 sayfalık kısa kitabında buna değinmiş ve kendine misyon edinmiş. Kitabın konusu da özet ile geçmek gerekirse karakterimiz Ferdinand adında savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre'ye kaçmıştır. İsviçre'deyken konsolosluktan askerliğe elverişliliğinin olduğuna dair bir mektup alır ve karısı bu duruma karşı çıkar.
Karısının karşı çıkmasındaki temel sebebi kocasının insanlık adına gitmeyecekse, inandığı bir şey uğruna gitmeyecekse gitmesinin hiç bir anlamı olmaması köleler içinde köle olmak, canavarlar içinde canavar olmak için gitmemesini istemekte.
Ferdinand da aslında ne kadar gitmek istemese de karısı ve görevi arasında kalır ve sıkışmaktadır. Her mektubu okuduğunda gidip gitmemek durumunu hisseder, tedirgin olur ve kitabın da adından anlaşılacağı üzere Mecburiyet hisseder. Çünkü inanmadığı ve bir yalan uğruna hayatına, karısına, evine, yaptığı güzel resimlere veda etmiş olacak. Kendine ve eşine gitmek zorundayım ama neden sorusunu sorduğunda ya da sorulduğunda kendi benliğine bile verdiği cevap hayır gitmek zorundayım ama altında yatan hiçbir sebep yok.
Peki bunun altında çok büyük sebebi olmayan korku, kabulleniş bir mecburiyet değil mi ?İnanmadığınız bir şeyi savunabilir misiniz ya da inanmadığınız bir şeyi savunmak zorunda kaldığınızda o alanda var olabilir misiniz kendi kimliğinizle?