İnsanların işleneceğini en başından beri bildikleri bir cinayeti konu alıyor kitabımız. Kişisel değer yargılarınıza göre sizi tatmin etmesi, sinirlendirmesi yahut içinizi burkması oldukça olası bir eser ortaya konulmuş bana göre.
Kitabın kapağını açtığınız andan itibaren Santiago Nasar'ın nasıl vahşi bir cinayete kurban gittiğini ve neden öldürüldüğünü okuyorsunuz adım adım. Olaylar arka arkaya atılmış düğümleri çözer gibi çözülüyor ve sonunda sonuca ulaşıyorsunuz. Çözdüğünüz her bir düğümde yeni bir soru oluşuyor aklınızda. "İnsanlar neden bu kadar kayıtsız?" "Santiago Nasar öldürülmekte haklı mıydı?" ya da bu iki sorudan önce gelen "Bir insan hangi şartlar altında öldürülmeli, daha doğrusu öldürülmeli mi?" gibi gibi.
Eğer kitabın gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış olmasını merkeze alırsak bize sürükleyiciliğinin yanında daha pek çok ilgi çekici detay sunuyor. Dönemin kültürü; o bölgede yaşayan insanların düşünce yapısı, yaşayış tarzları, inançları en başı çekenler. Bu faktörleri gördükçe ve göz önünde bulundurdukça yukarıda sorduğumuz soruların da cevaplarını almış oluyoruz aslında.
1981 yılından çok daha öncesine hakim olabileceğimiz bir eser Kırmızı Pazartesi çünkü yazarımız çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce işlenmiş bir cinayetten yola çıkmayı seçmiş. Bu sayede geçmiş ve günümüz arasında bir kıyaslama yapmak, farklılıkları ve benzerlikleri görmek, bunların da üstünde kişisel sandıklarımızın aslında evrensel problemler olduğunu, hepsi olmamakla birlikte, çünkü bu tartışmaya açık bir konu, toplumların bu süreçleri uzak/yakın farklı zamanlarda deneyimlediklerini ve deneyimlemekte olduklarını ayırt edebiliyoruz.
Açıkçası ben günümüz Türkiye'si ile benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Cinayetin sebebi, papazın yorumları, insanların engel olmayışı gibi durumlar birçok noktada ortak paydalar içeriyor bana göre. Olumsuz paydalar. Anlıyorum ki bu problemler zannettiğimizden çok daha eskiye dayanıyor, henüz aşılamayan tabular olmaya devam ediyor ve gelecekte de olmaya devam edecek. İnsanların gelişimiyle beraber düşünce tarzları da ne kadar değişirse değişsin, değişmeyen bir yanımız kalıyor her zaman. Bu kitap bunu çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.
Yazımı akıcı, çerezlik ve okuyucularının dünyanın öbür ucuna bakmalarını sağlayacak bir eser. Toplumlar olarak bizler birbirimizden farklı sayılmayız hatta hemen hemen aynıyız.
İyi okumalar dilerim.