Genel olarak kitabı sevdim, çok mantıksız gelen kısımları olsa da (mesela uygarlığın ateşi bilmemesi gibi) güzel bir kitaptı ve keyif aldım.
- Syf: 56 - Zaman yolcusu geleceğe, sekiz yüz iki bin yedi yüz bir senesine gidiyor ve karşılaştığı insanlar akılsız gibi. Şöyle yazmış:
‘Bu insanlar akılsız mıydı? Bu fikir beni nasıl çarptı bilemezsiniz. Malumunuz, her zaman, ‘sekiz yüz iki bin küsur yılı’ insanlarının bilgi, sanat, her şeyde bizden inanılmaz derecede ileride olacaklarını öngörürdüm.’
Wells ilerleyen kısımlarda da anlattığı gibi medeniyetin aşırı ilerlemesinin insanlığın sonu olacağını, bir bakıma medeniyetin kendi kendisini yok ettiğini anlatıyor sanki. Bu gerçekten çok ilginç bir düşünce, daha önceden ben de buna benzer bir şeyler düşünmüştüm. Çok miskin ve kolay yorulan insanlar diyor. Aile kavramının, müstakil evin olmadığı, mülkiyet hakkının olmadığı, herkesin aynı kıyafeti giydiği, komünist bir topluluktan bahsediyor. Şiddet yok, suç yok, tarım yok, cinsiyet ayrımı yok, herkes neredeyse aynı. Aptal ve akılsızlar aynı zamanda çünkü çözülecek bir problem olmadığı için insan zekası da zamanla körelmiş.
Syf 63’te ‘bugün meşgul olduğumuz sosyal çabaların tuhaf bir sonucunu kavramaya başladım. Yaşam koşullarını düzeltme işi-yaşamı gittikçe daha da güvenli yapan gerçek uygarlaştırma süreci- istikrarlı bir şekilde zirveye ulaşmıştı.’
Syf:65’te ‘hiçbir zahmete katlanmadıklarını öğrendim. Mücadeleden hiçbir iz yoktu, ne sosyal ne de ekonomik mücadeleden. O altın akşamda, bir sosyal cennetin yaratılmış olduğu fikrine kapılmamak elimde değildi.’
İnsan ister istemez sorguluyor, her şeyin mükemmel olduğu bir toplumda ne yapacağız? Bu sosyal cenneti gerçekten istiyor muyuz? Neredeyse iyi ki problemler var diyeceğim. Her şeyin fazlası zarar, medeniyetin bile. Mutlak eşitlik, mutlak iyilik, mutlak güvenlik kavramları insanı şüpheye düşürüyor. Nedense mücadele edecek bir şeyin olmadığı bir hayat anlamsız göründü bana. İnsanlık bu derece yüksek bir refahı bir gün gerçekten sağlayabilir mi bilemem, ütopik ve bu iyi bir şey gibi gelmedi. Şaşırdığım şey bu insanların akılsız ve aptal gibi olması oldu. H.G Wells’te sanırım insanı geliştiren şeyin zorluk ve mücadele olduğunu düşünüyor. Zorluklar olmayınca, mücadele edilmesi gereken yanlışlar olmayınca insan kendini geliştiremiyor, o gelişmeyince de medeniyet bir bakıma çöküyor. Syf 65’te çok güzel özetlemiş. Hatta bir annenin evladına kendini adayışını, çocuğunun başına gelebilecek tehlikelerden onu korumak için olduğunu söylüyor. Eğer tehlike yoksa anne ve aile kavramı da hasar görüyor ona göre. Bu kadarına katılmıyorum ama yazarın ne demek istediğini anlıyorum. Ne yapalım şimdi, tehlikeleri ve suçu güzelleyelim mi? İnsanlık olarak bir şekilde ortayı bulmamız gerekiyor ama iki ucu belirsiz şeyin ortasını nasıl bulacağız?
Syf 86’da ‘Kapitalist ile Emekçi arasında şu an yalnızca geçici ve toplumsal gibi görünen farkın derece derece açılmasının tüm durumun anahtarı olduğu, gün gibi aşikar geldi bana.’ yazıyor. Okudukça görüyorsunuz ki, aslında bu toplum herkesin eşit olduğu komünist bir toplum değilmiş. Zevk, konfor ve güzellik yaşayan üsttekilerle, sürekli çalışan yerin altındaki işçiler. syf 86-87-88 gerçekten çok etkileyici ve korkunç. Bu derece uçlaşmış iki uç. Orta kesimin kaybolmaya başladığı ve aslında bu iki uca doğru gittiğimiz şu zamanları düşününce insan ürperiyor. Üzerine daha çok şey yazılabilir ama bu yazıyı kısa tutacağım. Ve son olarak keşke zamanda yolculuk yapabilseydik, keşke.