Puan vermedi·168 syf.····Okunma: 02 Ağustos 2023 01:39 Kitabın ismini gördüğümde Hay bin Yakzan’ın ne demek olduğunu merak ettim. Yakzan: uyanık, Hay: diri anlamlarına geliyor. Aynı zamanda Hay, soyut akıl ile ilişkilendirilerek aktarılıyor. Hikaye’nin başında İbn Sina’nın Hay bin Yakzan hikayesi anlatılıyor. Daha sonra İbn Tufeyl kendi alegorik (sembolik) eserini yazıyor. İki hikaye de farklı hikayeler. Kitabın en sonunda bu hikayeler birleştirilip açıklanmış. Bu sebeple kitap iki kısımdan oluşuyor. Robinsonad/adasal roman türünün dünyada ilk örneği olan Hay bin Yakzan’ı okumak ve anlamak benim için epey zorlayıcı oldu. Ama hikayelerin anlatılmadan önce kitabın çevirisini yapan Şerefeddin Yaltkaya, giriş kısımlarında metinlerin açıklamalarını yaptığı için anlamak daha kolay hale geldi.
İbn Sina’nın hikayesi şu şekilde:
Hermanus bir kraldır ve çocuğu olmamaktadır. Çocuğunun olmamasının sebebi ise kadınlara ilgi duymuyor olmasıdır. Hermanus’un krallığını birine bırakmak isteğini gerçekleştirebilmesi için bir çocuğunun olması gerekir. Buna çözüm olarak yıldızların hareketlerini takip ederek uygun zamanı oluşturur. İnsan biçimine benzeyen bir kök olan Yebruhu’s- Sanem adında bir üreme yöntemi geliştirir ve çocuk sahibi olur. Bu uygulamayı kontrol eden bir felsefeci görevlendirir. Bir gün çocuk doğar. Çocuğa ‘’düşünen ruh’’ anlamına gelen Salaman adını verirler. Daha sonra bu çocuğun bir anneye ihtiyacı vardır ve bir süt anne bulunur. Süt annenin adı ise ‘’bedensel ve hayvansal güç’’ şeklinde tanımlanan Absal’dır. Kral Hermanus, çocuğu Salaman’ı süt annesinden ayırmanın vakti geldiğini düşünür. Ama çocuk Absal’ı bırakmak istemez (nefsin bedensel tatlara eğilimi). Hikayenin bundan sonrası aslında nefis ve aklın birbiriyle mücadelesi minvalinde aktarılır. Yani Salaman’ın (nefsin) bedensel ve ruhsal isteklerini karşıladığı için Absal’ı (bedensel ve hayvansal güç) bırakmak istememesini anlatır.
İbn Tufeyl, gerçeğe 2 aşamalı bir süreç ile ulaşılabileceğini söyler. Birinci yolun gözlem ve deneylere dayanan tefekkür (düşünme) ile sağlanabileceğini, ikinci yolun ise arınma olduğunu söyler. İkinci yol, nefsi ve ruhu dünyevi eğilimlerden arındırma olarak kabul edilebilir.
İbn Tufeyl felsefesini ‘’nebevi felsefe’’ olarak tanımlamak doğru olacaktır. Nebevi felsefe mantığı, rasyonel düşünceden yola çıkarak keşif ve ilhama ulaşan ve bu nedenle son noktada tasavvufla çakışan bir ‘’zevk yolu’’ dur. İbn Tufeyl bu hikayeyi yazarak 3 ana sorunu çözümlemeyi amaçlamıştır:
1. İnsan kendi başına, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin, doğayı inceleyerek düşünme yoluyla ‘’insan-ı kamil’’ (yetkin insan) aşamasına ulaşabilir. Başka bir deyişle insani nefs (nefs-i insani), etkin akılla (akl-ı faal) birleşebilir.
2. Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
3. Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Yüce gerçekliklere ulaşmak, bireysel bir olaydır (s.60).
Bu amaçlar doğrultusunda gerçeğe ulaşmak isteyen Hay’ın doğuş hikayesi iki farklı varsayım ile açıklanmıştır (s.79). Birinci varsayım, dünyanın ve gezegenlerin oluşumu içinde belirli bir adanın çevresinde gerekli iklim koşullarını sağlamasından dolayı o bölgede anne ve babasız yaşanabilecek ortamın bulunmasının yeterli olduğu fikridir. Bu yüzden Hay’ın tek başına doğmuş olup kimsesiz bir adada hayatını geçirebileceği aktarılır. İkinci varsayım ise Hay’ın yalnız yaşadığı adanın karşısında bulunan birçok insanın olduğu bir adada doğduğu kabul edilmektedir. Adanın yöneticisi çok zalim bir sultandır. Bu sultan kız kardeşini kimseye layık görmediği için kimseyle evlendirmek istemez. Sultanın kız kardeşi Yakzan isimli bir gence aşık olur. Biraz zaman geçtikten sonra bu kız ve Yakzan evlenir ve Hay adında bir çocukları olur. Bu çocuğun varlığını öğrenen zalim sultan ise Hay’ı öldürmek isteyeceğinden dolayı anne ve babası Hay’ı bir sandığa sıkıca bağlar ve suya bırakır. Bu hikaye, Kuran’da geçen Hz. Musa’nın hikayesinden bir alıntıdır. Hz. Musa’nın suya bırakılması ve Firavun’un eşi Asiye ile Hz. Musa’yı bulup saraylarında sevgiyle büyütmeleri olayıdır. Aynı şekilde Hay da bir yavru ceylan tarafından sudan alınır ve bir hayvanın anneliği ile büyütülür.
Hikayenin bu kısmı Hay’ın doğuşuna yönelik varsayımlardı. Aynı zamanda Hay’ın gerçeğe ulaşırken geçirdiği sürecin de hikayesi şu şekilde aktarılıyor: Hay, bir ceylanın yavrusu olduğu için ormanda büyür. Bu yüzden hayvanların kendi yapısından farklı olduğunu, onların iri ve yırtıcı olmalarından korktuğunu fark eder. Bu yüzden hayvanlar gibi çıplak dolaşmak yerine kendini rahat hissedebileceği ve vücudunda kapatması gereken yerleri yaprak ve dallardan kıyafetler yaparak kapatır. Bunun sonucunda hayvanların ona olan yırtıcı bakışlarından kurtulmuştur. Buna benzer olayların karşısında insan olmak duygusunun gerçeğe ulaşabilmek konusunda en temel gerekliliklerini yerine getirmeye başlar. Ormanda bitkileri ve hayvanları yakından inceleme şansı olan Hay, yeryüzünde aradığı Özneyi (Allah’ın varlığını) bulamayınca yüzünü gök cisimlerine çevirir. Güneşin, yıldızların, ayın hareketlerini araştırıp bir düzlemde açıklamak ister. Bunlar için büyük çaba harcayan Hay, cisimlerin ve varlıkların bir Güce bağlı olduğunu sonunda anlar.
‘’Varlıkları, O’nun varlığına bağlıdır. O var olmasaydı, kendileri de var olamazdı. O sürekli olmasaydı, varlıklar da kalıcı olamazdı. O başlangıçsız olmasaydı, varlıklar da başlangıçsız (kadim) olamazlardı’’(s.123).
Hay, bu şekilde düşünmeye başladığında hayvanlardan, bitkilerden, dünyadaki birçok cisimden daha değerli olduğunu da fark etti. Artık baktığı her nesnenin bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu düşünüyordu. Böyle düşünmesi Yaratıcı’ya özlem duymasına sebep oluyordu. Vücudunda bulunan her bir organın ona hizmet ettiğini düşünüyordu. Kalp temizliğinin onu Yaratıcı’ya daha da çok yaklaştırdığını düşünüyordu. Dünyevi güzelliklerin ona bir sınav olduğunun farkındaydı. Nefsiyle her an savaşmak zorunda olması onun gerçeğe ulaşmak isterken en temel şartı olduğu bilinciyle hareket ediyordu. Nefisle olan mücadelesinde (mücahede) kendini gerçekleştirebilmesi için her an bilinçli hareket etmesi gerekiyordu. Nefsi tetikleyen şeylerin başında bir insanın yediklerinin, vücuduna aldığı gıdaların kalitesi ve temizliği geliyordu. Hay, bu durumu 3 başlıkta incelemeye karar verdi.
1. Neleri yemeliydi?
2. Ne kadar yemeliydi?
3. İki yemek arasındaki zaman ne kadar olmalıydı?
Yediği yemeklerden sonra hayatına bir takım farklı kuralları oluşturması gerektiğini düşündü. Bunlardan biri, onu dış etkilerden koruyacak yöntemleri geliştirmekti. Yaşadığı yer bir ormandı. Pek çok kötü ve niyetini anlamadığı canlı ile birlikte yaşıyordu. Yırtıcı ve ona her an zarar verebilecek canlılardı bunlar. Bu yüzden nefsiyle mücadelede yediklerine dikkat etmesinden sonra kendini başkalarının kötülüklerinden kurtarmanın yollarını bulması geliyordu. -Burada hikayeyi bölerek kendi dünyamızdan bir örnek vermek istiyorum. Özellikle günümüz şartları göz önüne alındığında bu durum maalesef çok arttı. Bu yetinememe ve kıskançlık duygularının temelinde insanların yediği ve içtiği maddeler geliyor. Mesele kendimizi açlıkla sınamak kesinlikle değil. Ancak yediğimiz en basit çikolatanın bile içinde pek çok farklı madde var. Bunu üreten, yetiştiren, paketleyen insanlar kesinlikle iyi niyetli değil. Herkes her istediğini üretebilir önemli olan bizim kendimizi koruma yöntemimiz olmalı. Kendi nefsimi de içine koyarak söylemeliyim ki bu durumu yönetebilmek asla kolay değil. Ben abur cubur tarzı beslenmekten hiç hoşlanmam ama mesele sadece abur cubur şeklinde beslenmekten çıkmış durumda. Nasıl ki ruhumuzu iyileştirmek için kalbimizi ve düşüncelerimizi temiz tutuyorsak aynı şekilde fiziksel olarak vücudumuzu da temiz tutmak için temiz beslenmeliyiz. Ki böylece kıskançlık, aç gözlülük ve haset duygularından uzakta huzurlu bir yaşam sürebilelim.- Hay, kendini ve nefsini kötülüklerden korumayı başardıktan sonra üçüncü olarak gök cisimlerinin niteliklerini incelemek konusunda araştırma yapmaya başladı. Burada amacı doğaya ve doğanın düzenine ayak uydurabilmekti. Güneşin doğuşunu, bitkilerin suya susamasını, hem çok masum hem çok yırtıcı varlıkların varlığını kavramakla yola çıktı. Akan bir nehirde suyun akışını engelleyen taşı ortadan kaldırıp suyun daha gür akmasını sağladı. Hay, sonuncu olarak kendisini, giysilerini ve gövdesini temizlemek ve güzelleştirmek için çalışmaya başladı. Dişlerini, tırnaklarını, vücudunda en çok kirlenen yerleri temiz tutmak konusunda disiplinli olmaya özen gösterdi. Çiçeklerden ve otlardan kendisine güzel kokular yaptı. Hay, böylece insan olmanın koşullarını ve Yaratıcı’nın varlığını kavrayabilmenin bir takım şartlar gerektirdiğini öğrenmiş oldu.
Buradan sonra anlatılan başta bahsettiğim Salaman ve Absal hikayesi, Hay’ın hikayesi ile birleştiriliyor. Absal gerçeğe ulaşmada tek başına olmanın, tefekkür ederek insanlardan uzak bir yaşam sürmenin daha makul olduğunu düşünüyor. Salaman ise tam tersi toplumda kalarak kendi bildiklerini insanlara anlatmanın daha faydalı olacağını düşünüyor. Böylece Salaman, topluma karışarak kendi hayatına yöneliyor. Absal ise, Hay’ın bulunduğu adaya tefekkür için gider ama orada Hay’ın tek başına yaşadığından habersizdir. Hay, Absal’ın bilgi ve tecrübesinden çok etkilenir. Absal bildiklerini ve Hay’ın doğayı, insanları müşahade ederek ulaştıklarının haricinde ona kaza, kader, dirilmek, ölmek gibi kavramları anlatır. Hay, duydukları karşısında çok mutlu olur ve şaşırır. Çünkü onun kavradıklarıyla Absal’ın anlattıkları ona oldukça tutarlı gelir. Daha sonra Hay ve Absal, sadece kendilerini düşünmek istemedikleri ve etraflarında yaşayan herkesin akıbetinin iyi olmasını istedikleri için çevredeki adaları gezip insanlara bildiklerini anlatmaya karar verirler. Ama hiç düşündükleri gibi bir muamele ile karşılaşmazlar. İnsanların bir bilgi öğrenmek istememesi, kendi kendilerine yetecek olduklarını düşünmeleri onlara tuhaf gelir. Aynı zamanda Hay ve Absal, bu kadar bilgiye sahip olduğu için bazı insanlar onları kıskanır. Kendileri o bilgileri öğrenemedikleri ya da öğrenmeye çalışmadıkları için eksiklenirler. Hay ve Absal ne kadar zor durumda kalsalar da uzun bir süre bilgilerini paylaşmaktan çekinmezler. Ama bir gün, aslında kendilerine haksızlık ettiklerinin ve bu kötü insanların iyi bir hayatı istemediklerini kabullenirler. Daha sonra ikisi de adalarına geri döner ve Yaratıcı’nın hakikatlerini müşahade etmeye devam ederler.
Evet hikayemiz burada bitti. Sanırım bu hikayelerin sonu kaçınılmaz olarak hep aynı. İyi ve iyiliği yaymak isteyen insanların sonu…
Her ne kadar komplike bir hikaye sarmalının içinde kendimi bulmuş olsam da kesinlikle hem edebi önemi hem sizi bir adım ileri götürmesiyle okunmaya değer bir kitap. Not alarak okumanız gerekebilir. Yazının başında açıkladığım şekilde Hay, soyut akıl ile ilişkilendiriliyor. Yani burada bir ‘’kişi’’ kavramından bahsetmekten ziyade bir ‘’akıl’’ olgusundan bahsetmek daha doğru olacaktır. Sorgulayan, düşünen ve merhametli bir aklın hiçbir şey bilmeden de yüce bir Yaratıcı’ya ulaşma serüveni... İnsan kendini ararken Rabbi’ne ulaşır ve kendini bilen Rabbi’ni bilir.
İyi okumalar dilerim.