Clara gündüzü ayrı gecesi ayrı yaşayan, kişiliğini ikiye bölen bir hayat kadınıdır. Gündüzleri hayat kadını kimliğinden soyunarak, bol kitap okuyan kendine ayırdığı zamanı kıymetle ve özenle geçiren bir genç kadın iken geceleri temkinli ve profesyonel bakış açısıyla ikincil kimliği ile mesleğine odaklanmaktadır. Clara'nın Geceleri kitabının en sevdiğim yanı, bu noktada kendini ele verdi; karakterimizin hikayesi kesinlikle dramatize edilmiyor! Her hayat kadınlığını tercih eden bireyin, zorunluluktan bu mesleğe yanaşmadığını Catherine Locandro bize yalın dilinin etkisi altında gösteriyor. Bu durum, kendimce, tek tip bakış açımıza bir bıçak darbesi indiriyor ve “herkesi bileceksin, seçimleri sadece kendi ahlak düzeyinde düşünmeyeceksin!” perspektifine doğru yönlendiriyor.
Hikayenin dili oldukça sade ancak edebi açıdan tatmin edici düzeyde yazılmış diyebilirim. Bu sebeple oldukça keyif alarak okudum. Clara’nın da kitapları sevmesi, okuyucuya adeta karakterin kanlı canlı şekilde kitabın içinden bizlere göz kırpması izlenimini veriyor :) Hikayenin bana kalırsa çok keskin bir sonu yok ve temelde bir kayboluş hikayesi olmaması, eseri daha da ilgi çekici ve başarılı yapmış. Belirli rutinlere bağlı olan Clara, esasında kendi hayatını tam anlamıyla yaşayamıyor. Kendi tercihi doğrultusunda olsa bile bu sonuç, içten içe bu yanına kendisi de içerleniyor diyebilirim. Karakterin hikayesinin ana unsurunda ise kalbi kırık, babasına düşkün bir kız çocuğu yatıyor ve biz okumaya devam ettikçe, bir yolculuk romanının içinde olduğumuzu fark ediyoruz. Karakterin kendisine yolculuğu…
Son olarak kitabın en sevdiğim kısımları, Clara’nın resminin çizildiği anda yaşadıkları ve hissettikleri. Tümüyle bir aşk hikayesi olmadığı gibi, sanatı içinde barındıran, karakterin de özünde bu potansiyelin yattığını hissettiğimiz o özel anlar… Kitabı okumanızı tavsiye ederim ve kendi adıma da yazarı biraz daha araştıracağıma hiç şüphe yok :) Herkese keyifli okumalar!