Bu kitabı masanızın başına koyun ve pes etmeyi düşündüğünüz her an Martin’le göz göze gelin. Çünkü onun size söyleyeceği çok şey olabilir.
Bir tarafta işçi kesimden Martin, bir tarafta burjuva ailenin okumuş kızı Ruth…
Martin Eden’ın hikayesi, aşkı uğruna sevdiği kızın zeka seviyesine erişebilmek, kızın çevresindeki insanların nasıl düşündüğünü kavrayabilmek için kitapları yutmasıyla başlıyor ve yazarlığa giriştiği sancılı süreçle devam ediyor.
Ben Martin’in bıkmadan çalıştığı her saat adeta onunla masa başında sabahladım. Tutkuyla yazdığı eserleri belki yayınlarlar diye büyük umutlarla onunla beraber editörlere yolladım ve sonucu bekledim. Her sayfada Martin’in hayatına bir nefes daha dahil oldum.
Martin’in para kazanıp yazdığı hikayeleri yollayabilmek, Ruth’un karşısına takım elbisesiyle çıkabilmek için bir insanın kapasitesini aşacak kadar çalıştığı ve hastalandığı zamanlar oldu. Ona o sayfalardan elimi uzatıp ‘lütfen dinlen’ demek istedim. Neyse ki Maria yardımına koştu ve iyileştirdi onu.
Bazen parasızlıktan neredeyse aç kaldı. Önüne dünyalar dolusu yemek sermek istedim.
Bazen çok yalnız, desteğe muhtaç hissetti. Bunu dile getirmese de hissetti, biliyorum. Onu karşıma alıp böyle bir azmin ve kuvvetin kimsede olmadığını söyleyip ona sarılmak istedim. Neyse ki bu zamanlarda geç de olsa Brissenden dokundu ona.
Tüm bu süreçte, yüksek mevkili doğası ve üst sınıfa yakışır aldığı sabit eğitim yüzünden at gözlüklerini çıkaramayan Ruth, Martin’i bir yabani gibi görüyor, onu şekillendirmek üzere eline aldığını zannediyordu ama Martin kalıba girmiyordu. Çünkü gün geçtikçe aydınlanıyor ve görmeye başlıyordu. Ama Ruth’a olan aşkı bir milim bile değişmiyordu.
Varlıklı aile ise, bu alt kesimden yakışıklı işçi çocuğu bir “tür” olarak nitelendirip, kızlarının “aşka” uyanışının aracı olan bir denek gibi görüyorlardı.
Martin’in Ruth’a olan aşkını fark ettiklerindeyse ondan kurtulmak istiyorlardı ve evlerine ‘üst düzey’ gençleri davet edip Ruth’un önüne sunuyorlardı adeta.
Jack London, sadece kendinin yansıması olan Martin’i değil, aynı zamanda Ruth’un da kafasından geçenleri ve hissettiklerini inanılmaz bir gerçeklikle aktarmış.
Jack London’ın içinde bir sürü insan yaşamış olmalı.
Kitabı kapattığımda o yaşadığım boşluk hissini sizlere anlatamam. Her vedanın da kendine has bir melankolisi var.
Seni iyi ki tanıdım pırlanta çocuk.
Okuyacaklara şimdiden iyi okumalar diliyorum.