bütün varlığımızı sarmıştı keder. buruk bir tat bırakarak gelip geçen sözleşmeli kederlerden değildi.yiyip içtiğimize, konuşup sustuğumuza, düşünüp taşındığımıza, hatta o kırgınlıkla düşünemeyip taşınamadıklarımıza bile sızmıştı. hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp giden günlerde ağır ağır çöken ilkyaz akşamlarına doğru, her an biraz daha gerilen bir tel gibi hissediyorduk ya da bir asır kaç saatse ona göre ayarlanmış, saniye saniye geri saran saatli bir bomba gibi. o iri yarı günlerin ve kasvetli gecelerin içinde, zamanın dışına sepetlendiğimizi, orada iki kişi olsak bile çoktan yapayalnız kaldığımızı biliyorduk. karaya vurmuş iki balık da bilir bunu. çoğu zaman bilir.