“Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz, ta ki yalanın orada olduğunu hatırlamayıncaya kadar.” ÇERNOBİL (2019)
Gerçekler bizim lehimize göre değilse ilk başta görmezden geliriz. Kendimizi yalanlarla avutma çabasına gireriz. Fakat bir süre sonra gerçekler sizi rahatsız etmeye başlar. Peki ya görmezden geldiğiniz gerçekleri anlamak için artık çok geç olmuşsa? Bu pahalı bir bedel değil midir?
Kitap, tarihi bir sorgulama niteliğindedir. ''Uzun yıllar üstünlüğü elinde tutan Doğu, neden bir süre sonra Batı'nın gerisinde kalmıştır?'' Ana fikri üzerinde durur. Bazı yerlerde konunun dışına çıkıldığı görülsede kitabı başarılı buldum. Özellikle anlatımı bir tarih kitabına göre oldukça akıcıydı.
Kitabın girişinde başlığa atıf yapılarak Müslümanların yükselişine değinmiş, özellikle 17-18. yüzyıllarda başlayan gerilemesinin nedenine yüzeysel şekilde bahsedilmiş. Batı, ticaret ve savaşlarla Doğu'yu tanıma çabasında olsa da Doğu, üstün olduğunu bildiği için Batı'yı küçümseyip araştırma yoluna gitmemiştir. Hatta bu üstünlüğün elden gitmeye başladığını söyleyen bazı kişileri dinlememiş, bunun gerçekleşme ihtimalini görmezden gelmiştir. Fakat gerçekle geç de olsa yüzleşmek zorunda kalmıştır.
Bu gerilemenin sebepleri ilk başta özellikle Fatih ve Kanuni dönemindeki poltikalardan uzaklaşılmasına bağlanmıştır ve o zamanki yöntemlere dönülmeye çalışılsa da bir sonuç elde edilememiştir. İlk olarak gerilemenin nedenleri askeri alanda aranmış böylelikle Batı'dan çeşitli uzmanlar getirilerek sorun çözülmeye çalışılmıştır. Fakat bu uygulamalar kısa süreli başarı sağlasa da uzun süreye yayılmamıştır. Çünkü yenilikler taklitten öteye gitmemiş, sorunların köküne inilmemiştir. Batı, ise sorunlarının çoğunu halledip bilgi seviyesinde kalmayıp bu bilgileri geliştirme yoluna gitmiştir.
18. y.y.dan sonra Batı, daha fazla Doğu'nun ilgi alanına girmiştir. Batı'yı en geniş anlamda benimsemeye çalışan ilk millet Türkler olmuştur. Eskiden çok kısa süren ziyaretler artık kalıcı elçiliklerin açılmasıyla uzun zamana yayılan bir inceleme haline gelebilmiştir. Yazar, burada III. Selim, Evliya Çelebi, 28 Mehmet Çelebi, Vasıf Efendi, Hatti Efendi gibi kişilere özellikle değinmiş.
Orduda kılık kıyafet ve teçhizatlarda başlayan yenileşme hareketleri daha sonrasında toplumsal olarak da yakalanmaya çalışılmıştır. Özellikle Fransız Devrimi'nden itibaren demokrasi ve laiklik kavramları dünyayı sallamış, bu yeni kavramları Osmanlı çok da içine sinmeyerek yavaş yavaş halk tarafından benimsetmeye çalışmıştır.
Batı, sekülerizmi çabuk benimsese de Doğu için bu kavram İslami olarak oldukça zıt bir görüştür. Kitapta Matta incilinde geçen ''Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya'' görüşüne atıf yapılarak Hristiyanlıkta laiklik sözcüğünün çok yabancı bir kavram olmadığını ancak bu dünyayı sınav yeri olarak gören Müslümanlar için oldukça tedirgin edici bir kavram olduğuna değinmiştir. Laiklik ve sekülerizm kavramlarını kabul eden ilk devletin Türkiye olduğunu ve bu hususta Atatürk'ün katkılarının önemli olduğuna değinilmiştir.
Kitabın son bölümünde Doğu'nun 200 yıldır gerileyiş nedenlerine dair genel örnekler verilmiş. Bu gerileyişin günah keçisi aranmasından çok kendi kendine bir sorgulama yapılması gerekliliğine dair bir önerme sunulmuştur. ''Hata neredeydi?'' Sorusu üzerine düşünüp daha sonra ''Nasıl düzeltiriz?'' sorusunu sormamız gerektiği belirtiliyor. Tabi kendisi İngiliz bir tarihçi fakat ömrünün çoğunu Ortadoğu üzerine araştırma yapmaya vermesi ve bu konudaki objektifliğini elinden bırakmamaya çalışmasıyla ünlü bir tarihçi olduğunu duyarak okumaya karar vermiştim. Bu objektifliğe beni ikna etti diyebilirim. Diğer kitaplarını okuma isteği uyandıran bir kitap oldu benim için.