spöiler içerir
‘Benim hayatımı yargılamadan önce, benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağ ve ovalardan geç. Hüznü acıyı ve neşeyi tat. Benim geçtiğim senelerden geç, benim takıldığım taşlara takıl. Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi... Ancak ondan sonra beni yargılayabilirsin.’ Derken her insanın eşsiz olduğunu anlatmaya çalışmıştır Mevlana. Gerçekten de yürüdüğümüz yol, soluduğumuz hava, seçimlerimiz ve nedenlerimiz kimliğimizi oluşturur. Yolda yürürken bir tekme ile savurduğumuz bir taş bile gelip ruhumuzdaki bir oyuğa oturabilir. Ve sonunda hayat, herkesi farklı şekillendirir; kimini acıyla, kimini sevgiyle yoğurur. Kimini de Amin Maalouf gibi bir yere ait olma hasretiyle. İşte bu aidiyet hasretinin Amin Maalouf un yüreğine oturan en büyük taşlardan biri olduğunu, dünya görüşünü şekillendirdiğini görürüz Ölümcül kimliklerde.
Medeniyetlerin her geçen gün gelişmekte olduğu dünyada insanların daha fazla şeyi paylaşmaları, ortak noktalarının artması ve sınırların yavaşça kalkması, beraberinde buna karşı koymak için birbirlerinin farklılıklarını vurgulama dürtüsünü de getirmiştir. Değerlerini ve kültürlerini tehdit altında hisseden bu insanlar, kendileriyle ortak noktaları bulunan insanlarla kenetlenme eğilimi göstermiş, bu da; yazara göre çağımızın en büyük sorunlarından biri olan kutuplaşmaya ve fanatizme sebep olmuştur. Kendisini bu kutuplardan hiçbirine tamamen ait hissetmeyen yazar ise bu düzenin açıklarını rahatça görebilecek bir konumdadır.
Amin Maalouf’a göre, eğer insanlar çoklu aidiyetlerini kabul ederlerse bu onları fanatiklikten uzaklaştırır ve topluluklar birbirinden keskin çizgilerle ayrılmamış olur. Bu da din, renk, dil, milliyet, ırk vb. bakımlardan ayrılsa da insanların bazı ortak paydalarda toplanması sonucu bölünmeyi engeller. İşte bu düşünceyi yazar evrenselleşmek olarak adlandırır. Ancak yazarın evrenselleşmek derken bahsettiği oluşum; tek tiplilikten, herkesin aynı dili konuşmasından, aynı kültüre sahip olmasından farklı bir çehrede görülüyor. Bu evrenselleşme aslında insanların farklılıklarının, karşıtlılık ışığı altında farklı bir biçimde ele alınmasıyla elde ediliyor. Herhangi bir insanın kendini başkalarından ayıran her özelliği, onu aynı zamanda farklı bir grubun da üyesi yapıyor. Böylece tüm insan grupları arasında sonsuz sayıda köprü kurulmuş oluyor. Ancak bu köprüler günümüzde köprüden öte birer duvar olarak ele alındığı için kutuplaşma, fanatizm, militarizm, savaşlar, kıyımlar, sosyal cinayetler hızını kesmeden devam ediyor. Kitabın genelinde Amin Maalouf; bu duvarların köprüye dönüştüğü bir sosyal sistemi, evrensel ve başarılı bulduğunu anlatıyor. Ona göre bu sosyal çevrede insanlar, bu köprüler sayesinde tüm bölgelere özgürce gidip gelebilme özgürlüğüne ve eşitliğine sahip olarak, ölümcül olmayan kimlikleri ile beraber uyum içinde yaşayabilir.
Peki bu düşüncelerin, yalnıza düşünce olmaktan öteye geçebilmesi mümkün müdür? Veya yazarın bu fikirleri anlatmasının amacı, gerçekten toplumun bu sorununa bir çözüm üretmek midir? Yazarın kendi ülkesi Lübnan’ı dünyanın bir yansıması olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Birçok farklı dinden, mezhepten ve milliyetten insan Lübnan’da bir arada yaşamaktadır ama bu topluluklar birbirini kabullenememiştir. Yazarımız ne Lübnan özelinde ne de dünya genelinde işaret ettiği ölümcül kimliklerin, ehlileştirilmesi için yapıcı çözümler sunmaya çalışmıyor. Onun tek amacı kimliklerimizin vahşi ama güçlü ve uzlaşabilir yapılar olduğunu göstermek. Ona göre çözümün yolu, insanların bu içgüdüsel yapılarını kontrol edebilmesinden geçiyor. Ölümcül kimlikler kitabının işlevi ne bir çözüm kağıdı olmak, ne de bir analiz görevi görmek; o yalnızca insanların var olduğunu bildiği ancak bakmaktan kendini alıkoyduğu bir kullanım kılavuzu.