Eğer Hindular arasında yaygın olan “Sati” adındaki ritüele tabî olsaydınız muhtemelen ölen eşinizin yanında oğullarınız tarafından diri diri yakılacaktınız.
Ya da Papua Yeni Gine’nin dağlık bölgelerinde yaşayan eril bir birey olsaydınız erginliğe geçiş törenlerinde ısırgan otlarıyla dövülecek, ağzınızı ve boğazınızı kabartacak sönmüş kireç içmeye zorlanacak, kusana kadar şeker kamışı yiyecek ve idrar yollarınıza sokulan dikenli otlara direnmeye çalışacaktınız.
Eğer Netsilik Inuitleri’nde doğum sancısı çeken bir kadın olsaydınız sizin pis olduğunuzu ve çocuğunuzu doğururken zehirli bir buhar yaydığınızı düşünecekler ve sizi kapalı bir yere hapsedip tek başınıza doğum yapmanızı bekleyeceklerdi.
(…)
Tüm bu ritüel, tabu, gelenek ve görenekler bize ilkelliğin canlı bir tarihi gibi geliyor ve muhtemelen günümüzde yaşadığımıza şükrediyoruz. Peki ya ilkellik şekil değiştirdiyse, kabuk attıysa, evrildiyse?
Ayak parmaklarını bandajlarla sıkıca sarıp parmaklarını kıran ve bu gelişim bozukluğu sebebiyle yürüme engelli olan ama evde durdukları için namuslarının korunduğuna, bu şekilde evliliğe layık olduğuna ve eşlerine muhtaç olmalarının onları prestij sahibi yaptığına inandırılan Çinli kadınların; günümüzde kendi ayakları üzerinde durmalarına izin verilmeyen, hayattan izole edilen, bu şekilde daha namuslu ve eşlerine layık olduğuna inandırılan kadınlardan bir farkı var mı?
Günümüzde estetik ve silikon batağına saplanan bedenler; Batılı kadınların güzellik adı altında, iç organlarına dahi zarar verecek şekilde çelik ve balina kemiğiyle güçlendirilmiş korselere sığdırmaya çalıştığı bedenlerinden daha mı az acı çekiyor?
Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen ilkellik, kız çocuklarını okula göndermeyen ve kızlarını yalnızca gelecekteki kocalarının arzularına ve vicdanına emanet eden gürûhlardan daha mı vahşi?
Zaman, ilkelliğin ilacı değil. Dünya büyük bir zihinsel hastalıkla boğuşuyor ama belirtileri arasında öksürük olmadığı için pandemi ilân edemiyoruz.