İncelemeye nereden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Şeker portakalı sadece bir kitap değil. Kendi çocukluğuma yaptığım bir yolculuktu. Baş karakterin hayal dünyası kendi çocukluğumda kurduğum hayallere götürdü beni. İçimizdeki çocuğu, büyüdükçe unuttuk. Büyükler olarak, aslında en çok bizim okumamızın gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir çocuğun iç dünyasını anlamak istiyorsak kendi çocukluğumuza, unutup geride bıraktığımız çocukluğumuza yolculuk yapmamız gerekiyor. Zeze ağlarken, o acıyı etime batan bir kıymık acısı gibi hissedip ağladım. Okudukça o kıymık daha derinlere battı. Sanki içimdeki kırılgan çocuk aynı şeyleri, aynı travmaları tekrar yaşamıştı. Babasını içinde öldürürken, bende büyüdükçe içimdeki insanları yavaş yavaş öldürmeye başladığımı fark ettim. Sonra düşündüm, tek dostum kendi hayal dünyamda ki kendimden başkası değildi. İnsan kendiyle konuşacak kadar yalnız kalmamalıydı. Herkesten farklı duygulara sahip olmak bir nimetken, bu durum benle zezeye ızdarap veriyordu. İnsanlara basit gelen şeyler, alaya alınan şeyler aslında küçücük bir çocuğun dünyası için nedenli hassas bir mesele bazen büyükler anlamıyor. Tek arkadaşını, onu anlayan arkadaşını kaybettiğinde bende oturup hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. İçimdeki çocuk tekrar ölmeye başlamıştı. Umudunu yitirmişti. Kendi kendime "Ahhh Portuga Zezeyi ve beni de alıp gitseydin bu iğrenç dünyadan." dedim. Bu dünya gerçekten 'hassas kalpler için cehennem.' Umarım gelecekteki zezeler bilinçli ebeveyn ve toplumlarda yetişir...