Bu kitabı 19'da kız kardeşime hediye etmiştim. O dönem bende okumamıştım. Sadece arkasında Azerbaycan ve ikinci dünya savaşı diyince Dağcı'nın kitapları aklıma gelmişti. Lise dönemi o kitapları okuduğumda Kırım'a karşı büyük bi ilgi oluşturmuştu bende. Şimdi yine bi Türk ülkesi yine ikinci dünya savaşı olunca iyidir dedim. Lisede Dağcı kitapları okuyunca büyük Rus düşmanı olmuştum tabi. Bu kitapta savaşın kendinden daha çok tiksiniyo insan ya da büyüdükçe şahıslardan çok olayın kendinden tiksiniliyo bilemem.
Kitap ikinci dünya savaşından biraz öncesi ve savaş döneminden bahsediyor. Böyle diyince insan büyük acılar, göz yaşları, dramlar hayal ediyor. O çıkmazdalık hissi geliyor insanın aklına ama kitapta o çıkmazı hissetmedim hiç. Gerçekten üzüldüğüm hatta belki hassas bi dönemime denk geldiğinden kimseninde olmadığı zamanlarda bazı sayfalarda bi iki damlacık ağlamışta olabilirim ama kitap bende bi bulut hissi oluşturdu. Yetişkinlerin buluta bakışı gibi değil bir çocuğun buluta bakışı bulutu hissedişi gibi... Zaten baş kahraman çocukluk döneminden bahsediyo büyük oranda. O çocukça zihni, hissi öyle güzel aktarıyo ki yumuşak bi tebessüm oluşuyor yüzde istemsiz. Betimlemeler, duygu, konu geçişi öyle güzeldi ki... Bu yazara kesinlikle devam etmem gerekiyor. İleride kaleme alacağım kitabı bende böyle yazmak istediğime karar verdim. Peyami Safa, Nazan Bekiroğlu gibi yazarlara aşık olsam da onlar gibi yazmadığımı biliyordum. Tam olarak böyle yazıyorum bende galiba.
Aliekber yani baş kahramanın annesi ve babası arasında ki ilişki bir birlerine yaklaşım biçimi çok hoşuma gitti. Tabi o gelenek gibi yaşamalıyım demedim herkesin yaşam biçimi kendine göre ama aralarında ki o sıkı ve güzel bağ o kadar güzel bi biçimde yansıtılmış ki. O dut ağacı, dut ağacının etrafında yaşananlar, avlu, sokaklar, mahallenin o insanları... Bazı satırları bazen mutlu olduğum bazen şaşırdığım için iki kez okudum.
Okumaya değer bir kitap okumaya değer bir yazar.