''Totalitarizme İsyan Edin!''
10/10
·352 syf.··
2023 1. kitabı
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ‘‘Savaş, barıştır.’’, ‘‘Özgürlük, köleliktir.’’, ‘‘Bilgisizlik, kuvvettir.’’ İşte 1984 kitabı ve distopik felsefesi bu söylemler üzerine kurulmuştur. 1984 romanının olay örgüsünü anlatmak gerekirse: Orwell distopyasında evren, üç güç merkezine bölünmüş; üç kutuplu bir dünyadır. Bu üç büyük devlet: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya’dır. Okyanusya: İngiltere, Amerika, Avustralya ve Güney Afrika’dır. Avrasya; Avrupa ve Asya’nın bir kısmıdır. Doğu Asya ise: Çin, Japonya, Moğolistan, Tibet ve Hindistan gibi ülkelerden oluşmaktadır. Bu üç temel güç merkezindeki yönetimler totaliter rejimlerle, benzer biçimde yönetilmektedir. Okyanusya, Büyük Birader adlı bir diktatörün önderliğinde, sınıf ayrımcılıklarına maruz bırakılan bir ülkedir. Korku, mutlak hakimiyet (ki bu hakimiyeti sağlamak için sürekli tele-ekranlarla izlenirler) ve Parti’nin baskı rejimiyle yönetilmektedir. Beyin yıkama ve sistematik propaganda yoluyla halkın maddi ve manevi benlikleri sürekli kontrol altında tutulmaktadır. Halkın içinden birisi olan Winston Smith, Doğruluk Bakanlığında görevli bir memurdur. Büyük Birader ve onun Parti’sinin ideolojisinden nefret eder. Geçmişle gelecek arasındaki köprüyü kurmak ve sıradan proleter insanlar gibi olmak istemediği için günlük yazan Winston, kendisi gibi düşünen ve Parti’ye muhalif olan Julia ile aşk yaşamaya başlar. Hükümetin bakanlıklarında çalışan ve normal insanlardan farklı olarak cinsellik ve ilişki yaşamaları yasak olan bu çift, kiraladıkları ev sahibinin ihbarı üzerine, bir gün suçüstü yakalanır. Öte yandan O’Brien adlı hükümet görevlisi de Winston’a kumpas kurmuştur ve onun düşünce suçu işlediğini ispat etmiştir. Suçüstü yakalanan Winston ve Julia, yetkililerce çeşitli işkenceler görür. Bu işkencelerin amacı; Winston ve Julia’nın beyinlerinin yıkanarak Büyük Birader’e ve Parti’sine itaat etmelerini sağlamak, düşüncelerinde dahi ihanet etmelerini engellemektir. Öldürücü işkencelere dayanamayan Winston ve Julia birbirlerine ihanet etmek zorunda kalırlar. Sonuç olarak Parti ve rejimin ideolojine mensup bireyler hâline gelirler. Roman hakkında bazı değerlendirme ve tespitler: Orwell bu romanı yazmadan önce Burma’da görevliydi. Kendisi bizzat İngiliz emperyalizmine şahit olmuştu. Bu sebeple de karşı çıkmıştı. Romanla ilgili bir röportajında şöyle demişti yazar: ‘‘Geçtiğimiz on yıl boyunca en çok yapmak istediğim şey politik yazıyı bir sanata dönüştürmektir. Çünkü ifşa etmek istediğim bazı yalanlar, dikkat çekmek istediğim bazı gerçekler var.’’ Bu söylemlerle yazılmıştı Bin Dokuz Yüz Seksendört romanı. Yazar gerçekleri dile getirmeyi politik bir yazı olarak değil, bir sanat olarak dile getirmeyi yeğlemişti. Çünkü politik yazılar unutulmaya ve sadece o anlık belirli çevrelerce anlamlandırılmaya mâhkum yazılardır. Oysa sanat? Sanat ne büyüktür ki insana on yıllar, hatta yüzyıllar boyunca eşlik eder. Orwell’in gayesi totaliter dünyadaki bütün totaliter rejimlere karşı çıkmak ve insanları onlara karşı gelmek suretiyle uyarmaktı. Hayvan Çiftliği’nde yaptığı başkaldırıyı bu romanında da yapmıştı. Tekrar romana dönersek: Romanda bu üç devlet sürekli birbirleriyle savaş hâlindedir. Gariptir ki üçü de halklarına aynı yönetim şekliyle hükmederler. Kitleleri baskı altında tutmak ve onları yönlendirmenin en iyi yolu da hayali düşmanlar yaratmaktır. Roman başından sonuna kadar sürekli tele-ekranlarda bir savaştan bahsedilir. Sürekli cephelerden gelen haberlerden bahsedilir. Ve de rejimin icraatlerinden bahsedilir. Deyimi yerindeyse insanların beynine mıh gibi çakılır bu haberler. Öte yandan tele-ekranların mantığı, rejimin sürekli insanları izledikleri ve denetim altında tuttuğudur. Okyanusya’da özellikle Dış Parti üyeleri yani; memurlar tele-ekranların detaylı izlemesine maruz kalır. Bunun nedeni onların bilinç düzeyinin normal insanlara yani Proleterya’ya göre daha yüksek olması ve dolayısıyla ihanet etmelerinin daha olası olmasıdır. Proleterya sınıfı nüfusun %85’ini oluşturmaktadır. Çoğunluğu yönetimin baskısına ve zulümlerine ilgisiz bir tavır takınmakta hatta ısrarla Büyük Birader’i desteklemektedir. Tek misyonları; çalışmak, uyumak ve de üremektedir. Onun dışında gelişme, sorgulama ve modernleşme adına bir şey yoktur. Yoksulluk içinde inim inimlemektedirler. Nasıl olsun ki ? Zaten rejim karşıtı olan herkes, acımasız bir şekilde öldürülmekte ve buharlaştırılmaktadır. Öyle ki insanlar her sabah, tele-ekranlar eşliğinde gerçekleştirilen ‘‘Nefret Törenleri’’nde, rejim karşıtlarına nefretlerini kusmakta ve aynı zamanda onlara verilen cezalardan ibret almaktadırlar. İç Parti üyeleri bolluk, bereket ve lüks ve şatafat içinde yaşarken; Dış Parti üyeleri ve Proleterya açlık, sefalet, yapay yiyecekler, fareler, sıçanlar ve hastalıklarla mücadele etmek zorundadırlar. İnsanlar böyle şartlarda yine de rejimi desteklemektedir. Bu ortamda son başkaldıran Julia ve Winston’dur. Roman sonunda ikisi de bir gün ibret verici şekilde o tele-ekranlarda cezalarını çeken rejim karşıtı olarak çıkmışlardır. Rejimde lider Büyük Birader’dir. Ancak onun somut olarak varlığına rastlanılmaz. Roman boyunca ‘‘Büyük Birader Sizi İzliyor’’ sloganı tekrarlanır ama onun bir birey mi, yoksa figür mü olduğunu sorgularız. Ancak o bir birey değil, figürdür. Sistemdir. Tüm güç onun elindedir. Ona yanlış asla yapılmaz, yapılmamalıdır. Ona yanlış yapmanın cezası ölümdür. Romanda dikkat çeken diğer nokta ise, memurlara uygulanan cinsellik ve tensel ilişki yasağının işçi emekçi sınıfa uygulanmamasıdır. Cinsellik sadece nüfusun devamı için olmalıdır. Evliliğin tek amacı Parti’ye üye kazandırmaktır. Bunun sebebi, rejimden memnun olan insan ve insan yığınlarının, çocuklarının da öyle olacağını var saymaktır. O nedenle bu insanlara cinsellik dahil, boşanmak bile serbesttir. Winston başlarda bu kesimden umutludur ama roman sonunda kendisi de onlar gibi olmak zorunda kalır. Ayrıca rejimin hedefinde olan bir diğer husus ise dil meselesidir. Rejim insanların düşünme ve sorgulama yetilerinin ortaya çıkmaması ve hortlamaması için çeşitli çalışmalar yapmaktadır. ‘‘Yenikonuş’’ adında tamamen saçma ve mantık dışı olan yapay bir dil oluşturur. Bu alternatif yöntemle sözcükler duygu bağlamından arındırılır. Dil sadece işlevsel boyutta kullanılır. İnsanları sorgulamaya, yeni düşünce üretmeye iten her kelime, rejim için potansiyel düşmandır. Öyle bir baskı vardır ki insanların rejime muhalif olması düşüncede bile mümkün olmamalıdır. Her sene düzenli olarak kelime sayısı azaltılır. Örneğin; ‘‘iyi’’ sözcüğünün karşıtı: ‘‘kötü’’ değil, ‘‘yokiyi’’, ‘‘mükemmel’’ sözcüğü yerine ‘‘artıiyi’’ Çünkü zıtlıklar farklı sözcükleri ve kavramları da düşündürtür. Yine Savaş Bakanlığı yerine Barış Bakanlığı vardır. Burada insanların kavramlara yükledikleri anlamları manipüle etme düşüncesi vardır. Sevgi Bakanlığında; insanların sevgi, saygı ve değer görmesi gerekirken, pencereleri bulunmayan bu binada rejim karşıtları işkence görmektedir. Yazarın vermek istediği mesajlara gelirsek: 1. İnsanlara barış ve eşitlik getireceğini ifade eden Sovyetler Stalin önderliğinde onlara cehennemi yaşatmıştır(ki bunu gerçekçi ve çarpıcı dille anlatan bir eser önereyim size Soljenitsin’in ‘‘Gulag Takım Adaları’’nı okuyun.). 2. İngiliz emperyalizmi de dahil tüm Kapitalist sistemi eleştirmiştir. 3. Bir ülkenin hem siyasi, hem askeri gücünü kendi tekelinde tutanlar, bunu sürdürmek için kendi halkını, açlık, sefalet, cehalet, tek tip yaşam düzenine mahrum ederler. Bunu yaparken de teknoloji ve bilimi de kullanabilirler. 4. ‘‘Totalitarizme isyan edin!’’ Romanın diline dair: Kitap hakkında birçok söylenecek söz var ancak kitabı okumadan önce çevirmen: Celal Üster Bey'in yapmış olduğu değerlendirmeyi okumam yeterli olmuştu. Roman yazarımız Orwell'in aslında bir ütopyası olarak biliniyor ilk başlarda yani çıkarılmadan önce yazar bunu bir ütopya olarak yazdığını iletiyor. Ancak gerçek hiç de öyle değildir. 1984 tam bir insanlık karabasanı olduğunu ispatlıyor. Yazarın kurgu dünyası o kadar gelişmiş ve o kadar sağlamdır ki bu romanı okuduktan sonra yazarın geçmişte değil şimdi de yaşadığını bile düşünebilirsiniz. Eserin yazılış tarihi 1984 değil, 1948’dir. Hatta eser 1945’li yıllarda tamamlanmış ancak yazarımız o zamanlar verem tedavisi gördüğü için ve de bazı çevrelerce(özellikle Sovyet Sosyalist çevreler)ağır bir eleştiri silahı ve tehdit olarak algılandığı için geç yayımlanmıştır. Romanın içeriği hakkında çok yorum yapılabilir hatta üzerine tonlarca çalışmalar bile yapılabilir ancak romanımızın distopya olduğu unutulmamalıdır. Romanı okurken zorlanacağınızı hiç düşünmüyorum, kesinlikle sıkıcı ve durgun bir roman değildir. Çeviri de oldukça başarılıdır. Tavsiyem romanı okurken hayal etmeniz. Zira bu roman sadece 1948'in, 1984'ün hatta 2024'ün bile romanı değil her devrin romanı olabilecek cinstendir.
1984George Orwell · Can Yayınları · 2023200,4bin okunma
·
88 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.