Fowles 60'larda yazdığı denemelerinde sinemanın edebiyattaki betimlemeleri çok daha iyi resmettiğini, bu nedenle artık roman yazmanın eskisinden daha zor olduğunu belirtir. Bu kitabı okurken aklımda sürekli Kubrick'in "Paths of Glory"de bu dehşeti kanlı canlı önümüze "zaten" sunmuş olduğu kıyası geldi.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Kendim sürgün bölgesinde askerdeyken içinde bulunduğum ruh hali neticesinde dışarıdaki -çoğu arayıp hal hatır sormamış- arkadaşlarımın gündelik konulara takılır biçimde yaşantılarını sürdürmeleri bana oldukça saçma gelirdi. Tamamen izole, özlük hakları devredilmiş biçimde, bambaşka bir dünyada, kafada yaşıyordunuz günlerinizi, her biri döndüğünüzde adapte olmanın üstüne konan bir taş ağırlığında... Oradayken "Nefes" adlı kışla filmini izlemek istemelerini anlamlandıramadım arkadaşların çünkü zaten "siz"i anlatıyordu, bırakınız başkaları sizi merak etsin, o yaşamı simüle etsindi. Şimdi ancak empati kurabilirim o dönemde yaşamış "bizler"e, çünkü gömlek değiştirir gibi kimlik değiştiriyoruz her saniye "The Prestige" illüzyonu misali yeniden doğan bedenimizle ve ölüp dirilen, değişen, evrilen ruhumuzla.
Şimdi, bu halim bana diyor ki: Bu kitap altıncı bölümdeki hastane sekansıyla pik yapıyor, evde geçen iki bölümü takiben, son iki bölümde yeniden savaş alanı ve nihayetinde -leitmotiv gibi- akış boyunca yinelenen "ev özlemi"nin kızıl kahkahaya bulanması ile son buluyor. Burada da "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ile "Askerin Türküsü" çağrışıyor gözümde. Yine daha iyi anlatımlar, örnekler. Ha, bir günde deliren ve topluma karşı yürüttüğü anarşik savaşı bir yüzyıla yakın süredir sürdüren "The Joker" karakteri de (Hugo'nun "The Man Who Laughs"unun '28 tarihli uyarlaması esin verir ona da) baskın çıkıyor zihnimde yer etmiş ve artık edebi külliyatın bir parçası olmuş onlarca hikayesiyle.
Velhasılıkelam, zaten merdümgiriz (mizantrop) bir insana dönüştüğüm için bende şok edici bir etki uyandırması imkansız (nihil admirari) bir öyküydü "Kızıl Kahkaha". Yedi bini aşkın filmden ve beş yüzü aşkın diziden sonra okumaya tekrar dönmüş olmamın kaçınılmaz kıyasları etkilidir ancak hiçbir sinemacının da Hugo, Voltaire gibi kalemleri perdede o ustalıkla resmedemeyeceği vaki, karşımızda bir başyapıt yok bu minvalde. Ayrıca insanlık tarihinin savaşlardan ve bunların romantize edilmesinden ibaret olduğunu düşünen ve bunlardan fazlaca yorulan bir beyne, tıpkı dini yahut politik kaygılı kitaplarda olduğu gibi, dönüp dönüp aynı hikayeyi milyonuncu kez dinlemenin bıkkınlığı kalıyor geride.