Bir arkadaşımın hediyesi ile tekrar karşılaştım
Acımak ile.
Çok önceleri çocukluğumda bir dönem bu kitabı okuduğuma emindim. Hatta baş karakterin adını dahi hatırlıyorum, Zehra. Bir de kitabın sonunda çok ağladığımı...
Ama o ağlama sonrasında nasıl bir savunma mekanizması geliştirdiyse beynim, kitabın içeriğine dair başka hiçbir şey hatırlamıyorum.
Bu kadar ağlatacak ne olabilir ki diye bugün tekrar aldım elime.
Kitap su gibi akıp gitti...
Dediğim gibi ana karakterimiz Zehra Öğretmen;
İdealist, iyiliğe,dürüstlüğe, düzene aşık (hatta öyle düzen ki bahçede yamuk ağaç olmasına dahi tahammülü yok) ama en önemlisi, insana insan diyebilmek için olmazsa olmaz "acımak" ve merhamet duygusundan yoksun.
Ne kadar Zehra'ya kızsam da, bu "acımak" yoksunluğunun doğurduğu gaddarlığını, tabii görmeye, yaşadıklarının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu düşünerek hak vermeye, kızgınlığımı hafifletmeye çalışıyordum.
Ta ki Zehra'nın yanından ayrılıp, Mürşid Efendi'nin açtığı pencereden manzarayı izleyene kadar...
Ne desem eksik kalacak bunun farkındayım bu sebeple bundan sonrasını dile getirmekte zorlanıyorum...
Kitabın sonunda Mürşid Efendi'nin deyimiyle "Bebekler gibi ağladım."
Ve bir şey farkettim;
Yıllar önceki duygularımı hatırladığımda, bu kitabı bir "çocuk" olarak, baba×kız çatışması döneminde okumuşum.
Bugün ise 30 yaş üstü, (hayret verici ama) babasını nihayet anlamaya ve hak vermeye başlayan bir kadın olarak okudum.
İşte bu yüzden ben bu gece biraz Zehra, biraz Eda'yım.
Kitaba başlayacak olanlara tavsiye bir kutu kağıt mendilinizi ve altını çizmek için kaleminizi yanınıza almayı unutmayın. :)
Keyifli okumalar dilerim.