8,6/10  (512 Oy) · 
2.370 okunma  · 
439 beğeni  · 
8.045 gösterim
Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor.

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor.

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ocak 2013
  • Sayfa Sayısı:
    160
  • ISBN:
    9789751026569
  • Yayınevi:
    İnkılâp Kitabevi
  • Kitabın Türü:
Jay 
 09 Mar 14:29 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

Uzun uğraşlarım sonrası sanırım arkadaşıma, okuma alışkanlığı kazandıracağım. Dile kolay liseden süre gelen tam on iki yıllık arkadaşlık. Zannediyorum ki o, en yakın arkadaşım benim. Hayatının en ince ayrıntılarını bile anlatır bana, tabi bende ona. Kendisi öğretmendir benim gibi ancak benim aksime atanmış hayatını düzene koymuş biridir. Hayatında yaptığı ve yapacağı her şey sıra içindedir. Önce lise biter, üniversite kazanılır, üniversite biter, sonra askerlik. Askerlikte tamam derken atanma sırası gelir. En nihayetinde atanma işi de tamamdır. Geriye, kafa yapısına uygun bir kız bulup evlenmek ve sonrasında müthiş bir nizam içinde olan hayatını, yapılacaklar listesinden yine sırasıyla devam ettirerek kaçınılmaz olana doğru yol almak kalıyordu.

Bu aralar kafası çok karışık arkadaşımın. Bir edebiyat öğretmeni varmış okulda; “Çok güzel bir kız, fiziği gayet iyi saçları, hele saçları öyle güzel ki onu görünce kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyorum Anıl.” Diye çoğu zaman onun ihtişamına dem vurarak konuyu açar ve kızın davranışlarında ki tutarsızlıkları ile konuyu enine boyuna tartışarak, ondaki bu tutarsızlığın nedenlerini ve bu nedenlere nazaran bizim çocuğun, ona nasıl davranması gerektiğine dair kararlar alırız. Yine bir gün bu konular üzerine kafa yorarken; “Oğlum Anıl, ne yapacağım ben her geçen gün uzaklaşıyor benden, ne yapmak gerek? Ah bir bulabilsem keşke. Ortak bir yön bulabilsem.” Diye hayıflanırken birden aklına bir fikir geldi; “Aa bir dakika geçen İnstagramında bir kitap paylaşmıştı, onun üzerinden gitsek olmaz mı, ne dersin?” diye sevinçle bana döndü. Bende yardımcı olma arzusuyla fotoğrafı açmasını söyledim. Fotoğrafta Albert Camus’un Yabancısı ve onu tutan bir el gördüm. “Tamam. Varoluşçuluk felsefesini seviyor olmalı. Buna dayanarak varoluşçu yazarları bulup, bu kitaplar hakkında ondan fikir alır, kitabı okuduktan sonra da üzerine konuşursunuz.” Dedim. Dedim ama bu felsefe hakkında pek bir bilgim olmadığı için Hakan Hocama bu hususta yardım talebi içerikli bir mesaj attım. Sağ olsun çokça yardımcı oldu. Beyazıt Kitapevine gittik arkadaşımla. Dört tane kitap bulduk; üç tanesi varoluşçu felsefesini yansıtan kitaplar ve bir de Puslu Kıtalar Atlası. Çektik fotoğrafını, kıza instagramdan: “Hocam nasılsın? Kitapçıdayım, karar veremedim. Yardımcı olur musun?” açıklaması ile yolladık. Aradan bir on dakika geçti, arkadaşım, kızın tutarsız bir anına denk gelmiş olacak ki; “Puslu Kıtalar Atlası’nı al gidiyoruz.” dedi. “Dur!” dedim; “Puslu Kıtalar Atlası on beş lira şuradan bir tanede ikinci el bir kitap alalım düz yirmi yapar alır gideriz.” dedim. Gittim tek seferde hiç diğer kitaplara bakmadan “Acımak” adlı eseri aldım. “Kardo, sana hep oku şu kitapları bir gün işine yarar diyorum aldırmıyorsun. Geçen sene başlasaydın, bu kızla muhabbetiniz çok farklı olabilirdi.” Dedim. Bana hak mı verse yoksa kızsa mı karar veremeden çok daha sert bir karar aldı; “Başlıyorum lan kitaplarına. Ne önemli bir b.kmuş. Gidelim sizden bir sürü kitap alacağım hepsini okuyacağım. Eğer hayatımda bir b.k değişmezse senin de ağızına sıçarım, haberin olsun.” Dedi. “Sıç lan tamam.” Dedim tüm kitaplara güvenerekten!

Bu yazımı okurken; yine ne saçmalıyor bu? diyorsunuz belki de. Bilmiyorum yazmak geliyor içimden. Yazdıklarımla anlaşılmak istiyorumdur belki de. Ne yani kızdınız mı şimdi bana. Varın sizde kızın ama ben yazacağım yine de. Neyse her zamanki gibi Metro da başladım kitabı okumaya. Türk yazarlarını seviyorum. Tamam varoluşçuluk, fantastik, polisiye, akıl oyunları gibi içerikli kitapları yabancı yazarlardan okumak iyi, güzel hoşta bizim yazarların üslubu da çok tatlı geliyor bana. Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Yakup Kadri, Peyami Safa gibi yazarların yakın tarihi yansıtırken toplumun profilini çizmelerini ve o tatlı yazım diline de zaman zaman ihtiyaç duyuyorum. Yoksa bağımlılık mı yaptı kitaplar bende!

Metro da makinistin ani frenleri midemi kaldırıyor, çoğu zaman kitaptan kopmalara neden oluyor bu durum ama makinistin acemiliği beni alıkoyamıyor okumaktan. Bir süre okuyorum. Kitabın başlarında Mürşit Efendinin ailesine yaptıklarına karşı kanım donuyor, çocukları Feriha ve Zehra için çokça üzülüyorum. Çok geçmeden yanıma bir adam oturuyor. Elinde bir kürdan, ara sıra dişlerinin arasına sokuyor, parçayı çıkarmaya çalışıyor. Kürdan, dişinin arasındakini çıkarmaya yetmemiş olacak ki; ağzında tam olarak bir yere konumlandıramadığı tükürüğü ile dişine rahatsızlık veren o küçük yemek parçasını çıkarmak için garip sesler çıkartarak bende dahil diğer yolcuları rahatsız ediyor. Adam, yolcuların dişinin arasında kalmış bir yemek parçası olduğu izlenimi uyandırıyor bende. Aynı rahatsızlığı veren bir sürü insan tanıyorum! Ama maalesef ne kürdanım var ne de onları dışarı atacak kadar yeterli tükürüğüm. Sanırım yine konumuzdan sapıyorum.

Yolum uzun, yolcuların yüzleri değişiyor ama yolculuğun kasvetli, tedirgin atmosferi değişmiyor. Neyse ki, yanımdaki atık madde trenden ayrılıyor. Bir süre yanıma kimse oturmuyor, böylelikle kitabımı rahatça okuyabiliyorum ama içimdeki insanlara karşı olan rahatsızlık hissi gitmiyor. Bir zaman sonra bir adam daha oturuyor yanıma. “Nasılsın evlat kızıyor musun bana?” diyerekten. “Hayır yanıma oturduğunuz için neden kızayım size, lütfen buyurun, rahat rahat oturun.” Diyorum. “Ben Mürşit evlat!” demesiyle kanım beynime sıçrıyor, yakasına yapışıp hesap sormak istiyorum ama tutuyorum kendimi o kalabalıkta ve ruh halimin gelgitlerine tamamen ters bir edayla; “Neden Mürşit Efendi, yazık değil mi karına ve o kızlarına, neden böyle yapıyorsun?” diye nazikçe sitem ediyorum kendisine. “Anlatsam da anlamazsın evlat, insanlığın en büyük sorunu bu değil midir zaten; Önyargılarımız. Önyargılarımızdan kurtulduğumuz zaman acıyabilir, belki en nihayetinde insan bile olabiliriz.” Diye saçma sapan yaptıklarını haklı çıkarmaya çalışıyor. Onu ve ne dediğini anlamaya çalışmadan kitabı kapatıp iniyorum trenin ilk durduğu istasyonda.

Kitabın yarısına gelmişim yeni fark ediyorum. İndiğim istasyonun hangi istasyon olduğuna bile bakmadan dalıyorum İstanbul’un o varoş sokaklarına. Sokakları arşınlarken Feriha’yı, Zehra’yı, Mürşit Efendinin karısını düşünüyorum ve üzülüyorum. Ne kadar yürüdüğümün ne kadar zamanın geçtiğine dikkat etmeksizin tekrardan biniyorum metroya, dönüş yolunda kitabı bitirmeye kararlı bir şekilde.

Kitabın diğer yarısı beni daha çok üzüyor, kitabın sonlarına doğru gözümden bir damla yaş bile düşüyor. Daha fazlasına izin vermiyorum ama. Çünkü bir erkeğin metroda göz yaşı dökmesi yakışır bir şey miydi? Gözlerimi bir süre kapalı tutuyorum. Başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum ki odaklanamazsam şayet ve aklıma kitabın o son sahnesi gelirse, biliyorum ki bu sefer hâkim olamayacağım göz yaşlarıma. En sonunda kafamı kaldırıyorum bu kasvetli günün kasvetli insanlarının ortasında ve dolu gözlerle Mürşit Efendiyi arıyorum. Ne yazık ki yok, daha da gelmeyecek yanıma, kaybedenlerden oldum bende. Kendimi, Zehra gibi hissediyorum!

Büşra 
05 Eki 2016 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

Daha önce de beni duygulandıran, gözlerimi dolduran kitaplar olmuştu fakat kalbimi böylesine sızlatan bir kitap olmamıştı. Reşat Nuri'yi keşfetmek için çok geç kaldığımı fark ettim Acımak sayesinde.

Neredeyse yüz yıl önceden başlıyor hikaye. Zehra isimli genç ve oldukça azimli bir öğretmenin babasının günlüğünü okumasına tanıklık ediyoruz. Kitabın ilk yarısında Zehra ile birlikte babasına öfkelenirken sonraki yarısında da onunla birlikte acıyorsunuz yaşananlara.

Bu kitaba verilecek daha uygun bir isim olamazdı kesinlikle. Acımak... Bir de Aytmatov'un Beyaz Gemi'sinde hissetmiştim böylesine yoğun bir acıma duygusunu.

Toplumumuzdaki aile yapısını çok doğru ve acı bir şekilde eleştirmiş Güntekin. Başkaları hakkımızda ne düşünür kaygısı, yaşam standartlarını çevreye uydurma isteği, bitmek bilmeyen tatminsizlikler, iletişimsizlik...

Kitabın akıcı bir dili ve güzel bir olay örgüsü var. Her ne kadar bilmediğim kelimeler çok olsa da her sayfanın altında kelimeler açıklandığı için okurken anlam bütünlüğü bozulmadan ilerleyebiliyorsunuz. En sevdiğim kitapların başında gelecek bundan sonra Acımak şüphesiz.

Yasin YALÇIN 
26 Nis 01:51 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu yazı içerik hakkında bilgi içerir.

Bir Reşat Nuri klasiğini daha okuyup bitirmiş olmaktan haklı bir mutluluk duyuyorum. Bu okuduğum dördüncü kitabı oluyor. Elbette ki hepsinin ayrı bir konusu, ayrı bir lezzeti var. Ama Reşat Nuri nasıl yapıyor, ediyor, bilmiyorum. Bir şekilde çok naif ve saf karakterler yaratmayı başarıyor. Üstelik her seferinde farklı bir seviyede, değişik bir derecede bir naiflik ve saflık elde ediyor. Yaprak Dökümü'nün Ali Rıza Bey'i, Acımak'ın Mürşit Efendi'si ve tabii ki Çalıkuşu, ah Çalıkuşu! Reşat Nuri nasıl oluyor da hayata karşı bu kadar tecrübesiz olan karakterleri hayatla savaştırıp, mutsuzlaştırıp, sersefil bir hale sokabiliyor? Bütün kitap boyunca acımayı anlatırken kendisi karakterlerine hiç mi acımıyor acaba? Oysa bizim içimiz sızlıyor Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini okurken. Ahlakı, istekleri, idealleri olan bir adamdı o. Bu yüce memleket için çalışacak, ne pahasına olursa olsun mutlu olacaktı. Lakin hayallerdeki hesap asla hayattaki çarşıya uymaz. Mürşit Efendi memur olur, tüm zorluklara rağmen dik durmaya çalışır, belini bükerler. Doğru şeyi yaptığı halde bizzat korumaya çalıştığı kanunlar dikilir karşısına, çöker kalır olduğu yere. Ve en sonunda mutlu mesut bir yuva kuracağına inanarak evlenir, hepten yıkılır, harap olur.

Kitap küçük bir kasabada öğretmen Zehra Hanım'dan sözün açılmasıyla başlar. Son derece gayretli, dirayetli, çalışkan bir kadın olan Zehra Hanım kasabada herkes tarafından sevilip sayılmaktadır. Adeta bir melektir o. Lakin melekliğini bozacak bir duygu eksiktir onda: Acımak. Yıllarca kendisine ve ailesine zulmeden babasının ölüm haberini alması üzerine İstanbul'a gider. Orada babasının günlüğünü bulur ve okumaya başlar. Biz böylece Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini kendi ağzından dinleriz. Günlüğü okudukça hem Zehra, hem de biz okuyucular acımayı öğreniriz. Aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, yargılamadan önce mutlaka bir de karşı tarafı dinlemek gerektiğini acı bir şekilde öğreniriz. Keşke Zehra'nın annesi Meveddet Hanım'ın ağzından da dinleyebilseydik olayları. Belki de ona daha çok acıyacak, onun daha haklı olduğuna karar verecektik, kim bilir.

Kitap işleniş açısından Kürk Mantolu Madonna'yla benzerlik taşıyor. Zehra'yla başlayan kitap birden yön değiştirip Mürşit Efendi'yi anlatmaya başlıyor ve kitabın sonuna kadar böyle devam ediyor. Karakterlerini ne olursa olsun bir şekilde okuyucuya karşı haklı çıkarıyor Reşat Nuri. Karakter öyle bir duruma düşüyor ki, biz okuyucu olarak "Dur, öyle değil de böyle yap!" diyemiyoruz. Hayat koşullarının çapraşıklığı izin vermiyor çünkü. Kitapta inceden bir "İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." fikri de işleniyor, söylemeden geçemeyeceğim. Kitap inanılmaz bir yalınlıkla ve okuyucuyu hiç sıkmadan ilerliyor. Nerede bulursanız alın derim. Keyifli okumalar...

Ismail Salma 
 24 Şub 23:18 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Daha önce çalı kuşu okumuştum. Şimdi de bunu okudum ve bitti. Zehra öğretmen acıma duygusu taşımayan genç bir kız öğretmen ve acınası bir baba. Beni nadiren duygulandıran kitaplardan biri. Son sayfalarda çok duygulandım gözyaşlarımı tutamadım beni çok etkiledi. Önyargılı olmamak gerek son pişmanlık fayda etmez.

Uğur D. 
 16 May 2016 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Reşat Nuri Güntekin o kadar güzel yazarmış ki bu zamana kadar kitaplarını okumayarak ne kadar çok yanlış yaptığımı üzüle üzüle fark ettim. Kitabını okurken insanın adeta hafiflediği, o eski kelimelerin bile insana hiçbir şekilde ağır gelmediğini hissediyorsunuz. Dilinin hafif olduğu sürükleyici bir roman. Finali ise ayrı güzel, ayrı bir hüzünlü.

Acımak bana göre okura güzel bir hayat dersi vermekle beraber, eş seçiminin, insanları tanımanın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.

Sedanur Okutan 
22 May 11:27 · Kitabı okudu · 15 günde · Puan vermedi

Aslında bu kitabı edebiyat hocamızın zorunlu tutmasıyla okudum. Okumaya başladığımda sıkıldığımı söyleyebilirim. Çünkü biz gençler Türkçemizin eski kelimelerini bilmiyor, kullanmıyor; çok az kelimeyle ve yüzeysel bir şekilde konuşuyoruz. Kitapta birçok eski kelimenin olması bana bir zenginlik olarak gelmeye başladı. Kelimelerin anlamları dipnot olarak verildiği için anlamakta zorlanmadım.Ama okumanızı tavsiye ederim , bilgi dağarcığınızın genişlemesi için...

Pluto 
 24 Tem 20:22 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Küçüklüğünden itibaren baba nefreti ile büyümüş, sırf utancından dolayı gittiği her yerde kendini yetim olarak tanıtan bir öğretmendir Zehra. Kasabadaki herkes tarafından adı saygıyla anılan, her türlü iyi huya sahip bir insandır. Bunun yanında çok önemli bir duygu olan acımaktan yoksundur. Bir gün İstanbul'dan aracıyla babasının çok hasta olduğu haberi ulaşır öğretmene. İlk başlarda bir babasının olduğunu inkar etse, babasının kendisine ve ailesine yaptığı işkenceler yüzünden gitmeyeceğini belirtse de nihayetinde gitmeye ikna olur. Ne yazık ki vardığında artık çok geçtir. Babası ölmüş, geriye küçük bir sandık bırakmıştır yalnızca. Zehra Öğretmen başta içindekilerinin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını, almayacağını söyler fakat geldiği günün gecesi merakına yenilerek sandığı açmaya karar verir. Ve işte babasıyla ilgili asıl hakikatler önünde duruyordur...

İlk Reşat Nuri kitabımdı. Üslup, tasvirler o kadar güzeldi ki... Yazar adeta kelimeleri inci gibi dizmişti birbiri ardına. Bu kitabın bana kattığı en güzel şeylerden biri ise önyargılı olmamak gerektiğiydi. Bildiğimizi sandığımız şeylerin bazen aslında birer yalandan ibaret olduğunu, her şeyin farklı bir tarafının olabileceğini öğreten çok, çok güzel bir kitaptı.
Keyifli okumalar...

Seher 
 24 Mar 11:50 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Zehra mektebin başmuallimidir.Yeni eğitim öğretimin bütün gereklerini yerine getirir,öğrencilerle bire bir ilgilenir;fakat öğrencilerin yaptıkları yanlışları asla affetmez.İçinde hiç acıma duygusu hissetmez.Maarif Müdürü de Zehra’nın bu özelliğinden çok muzdariptir.Çeşitli zamanlarda uyarmış olmasına rağmen hiçbir değişiklik görmemiştir. Maarif Müdürü Tevfik Hayri ile Vekil Şerif Hayri Bey Zehra’nın okulunu ziyarete giderler.Şerif Hayri Bey Zehra’ya babasının hasta olduğunu, bu nedenle İstanbul’a gidip babasını görmesini ister;fakat Zehra babasının olmadığını ,o kişinin başka birisi olabileceğini söyler. İki gün sonra Maarif Müdürü’ne bir telgraf gelir.Zehra’nın babası Mürşit Efendinin ölmek üzere olduğunu, muallimin hemen yola çıkmasını bildirir. Müdür Zehra’yı çağırtarak hemen gitmesini ister.Fakat Zehra yine karşı gelir. Müdür fazla üstelemez. Biraz sonra hazırlanmış, elinde çantasıyla Zehra gelir ve gitmeye karar verdiğini söyler. Zehra İstanbul yolunda babasının ailesine yaptıklarını annesini, ablasını ve anneannesini nasıl öldürdüğünü ve en sonunda da kendisini bir yatılı okula verip hiç arayıp sormamasını düşünür. İstanbul’a varır. Eski komşuları Vehbi Bey kendisini karşılar.

acımak

Niçin daha önce gelmediğini, babasının ‘Zehra, Zehra’ diye öldüğünü söyler. Eve vardıklarında babasının başında birkaç kadın vardır.babasını görmek istemez. Kendisine babasının eşyalarının bulunduğu sandığın anahtarı verilir. Aslında bunu hiç istemez fakat sandığı açar, içinde bir günlük vardır. Günlüğü okumaya başlar. Babasının ilk memuriyet yıllarını, annesiyle evlenmesini, anneannesinin davranışlarını okur. Zehra daha önce bildiği şeylerin hepsini tam tersi olduğunu öğrenir.Aslında bu olaylarda bütün suçlunun annesi ve anneannesi olduğunu anlar. Bundan sonra içinde bir acıma duygusu oluşur.Hemen gidip babasının ayağını öper.Birkaç gün sonra okuluna tekrar döner ve artık Zehra’nın hiçbir eksiği kalmamıştır.Acımayı öğrenmiştir.

EMRE YAMAN 
12 Mar 2016 · Kitabı okudu · 7 günde · 8/10 puan

Tat Kaçıran = Spoiler

Bir okulda öğretmen olan Zehra'nın hayatını anlatan eser. Zehra babasının öleceği haberini alır. Babasının küçükken yaptıklarından dolayı gitmek istemese de karar değiştirip gitmeye karar verir. O daha yoldayken babası vefat eder. Babasına öfkesi hala geçmediği için hemen geri dönmek ister. Babasının eşyaları arasında bir günlük bulur ve okumaya başlar. Bu bölümden sonrası babasının aslında neler düşündüğü, neler yaşadığı ve neler yaptıklarıyla ilgilidir. Bir geri dönüş yaşanır. Zehra bu yazılanlardan muhteşem şekilde etkilenir.

Kitap aslı bakımından aile içi yaşananlar, kişilerin sorumlukları, bakımından her kesime ders veriyor. Anlamını bilmediğimiz sözcükler için her sayfanın altında anlamı verilmiş. Kitabın isminin neden 'Acımak' olduğunu muhteşem bir son ile anlıyoruz.

Ayşee 
04 May 17:32 · Puan vermedi

İçimi sızlatan, hayat dersi veren, duru ve yalın anlatımlı, bir çırpıda okunabilecek bir roman. Bir aile dramı.. Bir ailenin, aile fertleri tarafından nasıl darmadağın edildiğinin hikayesi..

Kitaptan 128 Alıntı

Ismail Salma 
 24 Şub 14:37 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Günümün birkaç saatini kitaplara verdim. Okurken başka bir dünyaya girer bütün dertlerimi unuturdum.

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin
Sadettin TANIK 
20 Kas 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar.

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin
Ismail Salma 
24 Şub 12:24 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Fakat nereye? İstanbul
öyle bir hale gelmiş ki sokakta kaldırımların üstünde yatıp ölsen:"
Acep insan açlığından nasıl ölürmüş hele bir seyredelim!" diye etrafına bir yığın ahalibirikecek...

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin

“Siz ancak romanlarda tesadüf edilebilecek ideal bir kahramandan bahsediyor gibisiniz. İnsan olsun da hiçbir zaafı olmasın?”

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin
BİROL COŞKUN 
29 Nis 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Uğranılan haksızlıklara ve hakaretlere koyun gibi tahammül etmemek insanlığın başlangıcıdır evlat.

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin
Büşra Emre 
25 Oca 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin
13 /