·
Okunma
·
Beğeni
·
49639
Gösterim
Adı:
Acımak
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
159
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751026569
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İnkılâp Kitabevi
Baskılar:
Acımak
Acımak
Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor. 

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor. 

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
 
160 syf.
·4 günde·10/10
Uzun uğraşlarım sonrası sanırım arkadaşıma, okuma alışkanlığı kazandıracağım. Dile kolay liseden süre gelen tam on iki yıllık arkadaşlık. Zannediyorum ki o, en yakın arkadaşım benim. Hayatının en ince ayrıntılarını bile anlatır bana, tabi bende ona. Kendisi öğretmendir benim gibi ancak benim aksime atanmış hayatını düzene koymuş biridir. Hayatında yaptığı ve yapacağı her şey sıra içindedir. Önce lise biter, üniversite kazanılır, üniversite biter, sonra askerlik. Askerlikte tamam derken atanma sırası gelir. En nihayetinde atanma işi de tamamdır. Geriye, kafa yapısına uygun bir kız bulup evlenmek ve sonrasında müthiş bir nizam içinde olan hayatını, yapılacaklar listesinden yine sırasıyla devam ettirerek kaçınılmaz olana doğru yol almak kalıyordu.

Bu aralar kafası çok karışık arkadaşımın. Bir edebiyat öğretmeni varmış okulda; “Çok güzel bir kız, fiziği gayet iyi saçları, hele saçları öyle güzel ki onu görünce kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyorum Anıl.” Diye çoğu zaman onun ihtişamına dem vurarak konuyu açar ve kızın davranışlarında ki tutarsızlıkları ile konuyu enine boyuna tartışarak, ondaki bu tutarsızlığın nedenlerini ve bu nedenlere nazaran bizim çocuğun, ona nasıl davranması gerektiğine dair kararlar alırız. Yine bir gün bu konular üzerine kafa yorarken; “Oğlum Anıl, ne yapacağım ben her geçen gün uzaklaşıyor benden, ne yapmak gerek? Ah bir bulabilsem keşke. Ortak bir yön bulabilsem.” Diye hayıflanırken birden aklına bir fikir geldi; “Aa bir dakika geçen İnstagramında bir kitap paylaşmıştı, onun üzerinden gitsek olmaz mı, ne dersin?” diye sevinçle bana döndü. Bende yardımcı olma arzusuyla fotoğrafı açmasını söyledim. Fotoğrafta Albert Camus’un Yabancısı ve onu tutan bir el gördüm. “Tamam. Varoluşçuluk felsefesini seviyor olmalı. Buna dayanarak varoluşçu yazarları bulup, bu kitaplar hakkında ondan fikir alır, kitabı okuduktan sonra da üzerine konuşursunuz.” Dedim. Dedim ama bu felsefe hakkında pek bir bilgim olmadığı için Hakan Hocama bu hususta yardım talebi içerikli bir mesaj attım. Sağ olsun çokça yardımcı oldu. Beyazıt Kitapevine gittik arkadaşımla. Dört tane kitap bulduk; üç tanesi varoluşçu felsefesini yansıtan kitaplar ve bir de Puslu Kıtalar Atlası. Çektik fotoğrafını, kıza instagramdan: “Hocam nasılsın? Kitapçıdayım, karar veremedim. Yardımcı olur musun?” açıklaması ile yolladık. Aradan bir on dakika geçti, arkadaşım, kızın tutarsız bir anına denk gelmiş olacak ki; “Puslu Kıtalar Atlası’nı al gidiyoruz.” dedi. “Dur!” dedim; “Puslu Kıtalar Atlası on beş lira şuradan bir tanede ikinci el bir kitap alalım düz yirmi yapar alır gideriz.” dedim. Gittim tek seferde hiç diğer kitaplara bakmadan “Acımak” adlı eseri aldım. “Kardo, sana hep oku şu kitapları bir gün işine yarar diyorum aldırmıyorsun. Geçen sene başlasaydın, bu kızla muhabbetiniz çok farklı olabilirdi.” Dedim. Bana hak mı verse yoksa kızsa mı karar veremeden çok daha sert bir karar aldı; “Başlıyorum lan kitaplarına. Ne önemli bir b.kmuş. Gidelim sizden bir sürü kitap alacağım hepsini okuyacağım. Eğer hayatımda bir b.k değişmezse senin de ağızına sıçarım, haberin olsun.” Dedi. “Sıç lan tamam.” Dedim tüm kitaplara güvenerekten!

Bu yazımı okurken; yine ne saçmalıyor bu? diyorsunuz belki de. Bilmiyorum yazmak geliyor içimden. Yazdıklarımla anlaşılmak istiyorumdur belki de. Ne yani kızdınız mı şimdi bana. Varın sizde kızın ama ben yazacağım yine de. Neyse her zamanki gibi Metro da başladım kitabı okumaya. Türk yazarlarını seviyorum. Tamam varoluşçuluk, fantastik, polisiye, akıl oyunları gibi içerikli kitapları yabancı yazarlardan okumak iyi, güzel hoşta bizim yazarların üslubu da çok tatlı geliyor bana. Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Yakup Kadri, Peyami Safa gibi yazarların yakın tarihi yansıtırken toplumun profilini çizmelerini ve o tatlı yazım diline de zaman zaman ihtiyaç duyuyorum. Yoksa bağımlılık mı yaptı kitaplar bende!

Metro da makinistin ani frenleri midemi kaldırıyor, çoğu zaman kitaptan kopmalara neden oluyor bu durum ama makinistin acemiliği beni alıkoyamıyor okumaktan. Bir süre okuyorum. Kitabın başlarında Mürşit Efendinin ailesine yaptıklarına karşı kanım donuyor, çocukları Feriha ve Zehra için çokça üzülüyorum. Çok geçmeden yanıma bir adam oturuyor. Elinde bir kürdan, ara sıra dişlerinin arasına sokuyor, parçayı çıkarmaya çalışıyor. Kürdan, dişinin arasındakini çıkarmaya yetmemiş olacak ki; ağzında tam olarak bir yere konumlandıramadığı tükürüğü ile dişine rahatsızlık veren o küçük yemek parçasını çıkarmak için garip sesler çıkartarak bende dahil diğer yolcuları rahatsız ediyor. Adam, yolcuların dişinin arasında kalmış bir yemek parçası olduğu izlenimi uyandırıyor bende. Aynı rahatsızlığı veren bir sürü insan tanıyorum! Ama maalesef ne kürdanım var ne de onları dışarı atacak kadar yeterli tükürüğüm. Sanırım yine konumuzdan sapıyorum.

Yolum uzun, yolcuların yüzleri değişiyor ama yolculuğun kasvetli, tedirgin atmosferi değişmiyor. Neyse ki, yanımdaki atık madde trenden ayrılıyor. Bir süre yanıma kimse oturmuyor, böylelikle kitabımı rahatça okuyabiliyorum ama içimdeki insanlara karşı olan rahatsızlık hissi gitmiyor. Bir zaman sonra bir adam daha oturuyor yanıma. “Nasılsın evlat kızıyor musun bana?” diyerekten. “Hayır yanıma oturduğunuz için neden kızayım size, lütfen buyurun, rahat rahat oturun.” Diyorum. “Ben Mürşit evlat!” demesiyle kanım beynime sıçrıyor, yakasına yapışıp hesap sormak istiyorum ama tutuyorum kendimi o kalabalıkta ve ruh halimin gelgitlerine tamamen ters bir edayla; “Neden Mürşit Efendi, yazık değil mi karına ve o kızlarına, neden böyle yapıyorsun?” diye nazikçe sitem ediyorum kendisine. “Anlatsam da anlamazsın evlat, insanlığın en büyük sorunu bu değil midir zaten; Önyargılarımız. Önyargılarımızdan kurtulduğumuz zaman acıyabilir, belki en nihayetinde insan bile olabiliriz.” Diye saçma sapan yaptıklarını haklı çıkarmaya çalışıyor. Onu ve ne dediğini anlamaya çalışmadan kitabı kapatıp iniyorum trenin ilk durduğu istasyonda.

Kitabın yarısına gelmişim yeni fark ediyorum. İndiğim istasyonun hangi istasyon olduğuna bile bakmadan dalıyorum İstanbul’un o varoş sokaklarına. Sokakları arşınlarken Feriha’yı, Zehra’yı, Mürşit Efendinin karısını düşünüyorum ve üzülüyorum. Ne kadar yürüdüğümün ne kadar zamanın geçtiğine dikkat etmeksizin tekrardan biniyorum metroya, dönüş yolunda kitabı bitirmeye kararlı bir şekilde.

Kitabın diğer yarısı beni daha çok üzüyor, kitabın sonlarına doğru gözümden bir damla yaş bile düşüyor. Daha fazlasına izin vermiyorum ama. Çünkü bir erkeğin metroda göz yaşı dökmesi yakışır bir şey miydi? Gözlerimi bir süre kapalı tutuyorum. Başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum ki odaklanamazsam şayet ve aklıma kitabın o son sahnesi gelirse, biliyorum ki bu sefer hâkim olamayacağım göz yaşlarıma. En sonunda kafamı kaldırıyorum bu kasvetli günün kasvetli insanlarının ortasında ve dolu gözlerle Mürşit Efendiyi arıyorum. Ne yazık ki yok, daha da gelmeyecek yanıma, kaybedenlerden oldum bende. Kendimi, Zehra gibi hissediyorum!
160 syf.
MERHAMET, ACIMAK DEĞİL, ACITMAMAKTIR.

Kitap hakkında pek söylenecek bir şey yok keza size içimi dökmek istiyorum. Şu hayatta yıkılası, kökü kazınası, lanet ettiğim en büyük olgu yanlış anlaşılmak... Sizi içermeyen, yapmadığınız, kalkışmadığınız durumların diyetini ödemek zorunda bırakılmak. Ah ne korkunç! Pardon filmi geliyor aklıma. Gülüyoruz gülmesine de adamlar onca sene bir hiç uğruna yatıyor ve tek bir sözcükle teselliye kalkışıyorlar: Pardon.

Devlet dairelerinde geçerli olan bir kanun vardır: her şeyi bilir görünme, her işe atlama, daima geri planda dur. Bunlar pratikte kötü ve fena olarak adlandırılabilir ancak işin aslı hiçte göründüğü gibi değil dostlar. Çalıştığınız ve özenli bir biçimde hareket etmeniz üzerinizdeki sorumluluğu artırır. İlk olumsuzlukta sizden kötüsü olmayacaktır.

SPOİLER

Dağlandım, parelendim..
Ben biliyordum böyle olacağını muallim hanım. Baban özünde iyi adamdır demek istedim sana. Yetişmedi sözcüklerim çünkü ben de babana lanetler okudum. Sayfaları çevirdikçe merhametiyle, saflığıyla selamladı beni. İnişli çıkışlı dünyasında ağırladı kendince. Sizi çok sevmiş meğer. Son nefesinde bile seni anmış muallim hanım. Babam diyemediğin adam seni son nefesine kadar zihninde taşımış ya meğer. Bu dünya acımasızdır. Kaderin pençesine bazen kendi gayretlerimizle düşeriz. Tercihlerimizi doğrularımız nezdinde belirleriz. Doğru? Kime göre neye göre? Babanın doğruları sefil bir hayatın ötesinde uğurladı onu sonsuzluğa. Seni de göremedi yazık.

SPOİLER‘SIZ YAZI SAHASI

Öldükten sonra insanın değerinin anlaşılması, sizin için ne ifade ediyor oluşunun farkına varılması çok üzücü, derinden yaralayıcı. Mustafa İnan geliyor hemen aklıma Türkiye’nin medarı iftiharı olması gerekirken bugün bile ondan haberi olan kişi sayısı oldukça az. Oğuz Atay da yaşadığı esnada çok az okunurken şimdi hatrı sayılır bir kitle tarafından benimsenmiş bir kişi. Örnekler çoğaltılabilir Van Gogh denebilir. 804 eser verip sadece birinin satılması. Şimdi ise en ünlü ressamlardan biri olması. En yakınımızdaki insanı bile tanımaktan aciziz çoğu zaman. Kaybedene dek ulaşılmışlığın o zalim hükmü çevreliyor kalbimizi. Tek saniyesine bile hükmedemediğimiz dünya için birbirimizi kırmaya değer mi hiç? Hadi çevreni boşver en yakınında olanı, seni seveni, sana değer vereni üzmeye değer mi? “Kim kimi ne kadar anlayabilir?” diyor ya Şükrü Erbaş. Öyle ya anlayamaz kimse kimseyi ancak çabalar, niyetini de temiz tutarsa gelmez mi güzellikler kaçtıkları mevsimlerden. Çok mu iyimserim. Hadi öyle olsun.

Reşat Nuri, anlaşılırlığının yanında ayrı bir gizemi de sırtında taşıyor. Daha doğrusu eserlerinin sırtına yüklüyor. Bu romanı kendi içinde ikiye ayırmak lazım. Çünkü sandıklarımız ile gerçekler arasında uçurum öyle bir haldeki iki duyguyu da en uçta yaşıyoruz. Gündüz ile gece kadar net bir ayrılık bu. Bu hayatın aşk dışında, mutlu olmanın dışında kavramlara da sahip olduğunu biraz da sert bir karasal iklim soğukluğunda tattım doğrusu. Kararlı adımlarımızla işgal ederken bu yeryüzünü aslında yanılgılarımıza o kadar çok inanırız ki gerçeğe büsbütün kör oluruz. Farklı pencerelerden bakmak, hep bir acabanın, şüphenin, sorgulamanın (gerekli oranda, dozda) koşmak gerekmez mi? Gerekir elbette. Şimdi herkes kendi evinde kendi hikayesiyle meşgul. Coşkulu bir mutluluğu düşlüyor yastığında uykuyu bekleyenler. Dünyanın bize ilgisizliğine küsmüşüz bir yandan ancak umut ölüme dek tükenmez bir limit.

İşbu kitabı okuyalı bir hayli oldu ancak arada açıp beni darmadağın eden kısmı okuyorum. Kitapla gönül bağım oluştu resmen. Okumak için aldığım arkadaşıma geri verecek olmak beni üzüyor. -Kitabı istemiyorum, yanlış anlama:)) - öyle işte. Esaslı adam doğrusu. Ruhun şad olsun Reşat Nuri. Sağcısı da sevmiş seni solcusu da. Yüreğine sağlık.
  • Yaban
    8.3/10 (3.462 Oy)3.244 beğeni17.166 okunma3.071 alıntı49.224 gösterim
  • Fatih Harbiye
    7.9/10 (3.372 Oy)3.052 beğeni17.642 okunma2.109 alıntı49.785 gösterim
  • Sergüzeşt
    7.7/10 (3.053 Oy)2.651 beğeni16.963 okunma4.164 alıntı52.802 gösterim
  • Yaprak Dökümü
    8.1/10 (2.118 Oy)2.025 beğeni13.180 okunma1.070 alıntı35.464 gösterim
  • Gün Olur Asra Bedel
    8.6/10 (4.169 Oy)4.420 beğeni16.808 okunma4.461 alıntı80.010 gösterim
  • Toprak Ana
    8.9/10 (5.394 Oy)5.186 beğeni19.419 okunma3.719 alıntı69.045 gösterim
  • Beyaz Gemi
    8.4/10 (5.632 Oy)5.405 beğeni22.814 okunma3.590 alıntı83.016 gösterim
  • Kaşağı
    8.2/10 (1.288 Oy)1.149 beğeni10.063 okunma257 alıntı26.284 gösterim
  • Eylül
    7.6/10 (2.574 Oy)2.477 beğeni14.460 okunma5.353 alıntı128.263 gösterim
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    8.3/10 (8.656 Oy)8.758 beğeni41.951 okunma4.896 alıntı119.357 gösterim
160 syf.
·10/10
“Acımak...
Ben, insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş, nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir...”
Hani bazı kitaplar vardır böyle okuyup bitirdiğinizde kendinizi bir boşluğa düşmüş gibi hissedersiniz ya ben bu eseri okuyup bitirdiğimde tam olarak bunları yaşadım.Türk edebiyatının klasiklerini neden şimdiye kadar neden okumadım dedim çünkü yazar kısacık bir eser olmasına rağmen o kadar güzel anlatmıştı ki okurları derinden sarsıyor.Konusundan bahsedecek olursam güzel bir kasabada öğretmenlik yapan Zehra hanım ;zaafa düşkünlüğü ve çirkinliğe acımayan biridir.Kısa zamanda öğrenciler ve kasaba halkı Zehra öğretmeni çok severler.Zehra öğretmen hiç beklemediği bir zamanda hiç bilmediği şeyleri öğrenmesiyle hayatı tekrardan sorgulaması ve kalbinde olmayan acıma duygusunu kazanacaktır.Önyargı,yalan,gerçek ve aile gibi konular üzerinde durulmuştur.Son sayfalara doğru hüznün artacağı muazzam bir eserdir.
Keyifli Okumalar Dilerim
160 syf.
·Puan vermedi
Havalar bozuk. Günün öğle saatleri olmasına rağmen kara bulutların gölgesi her yeri karartmış bu durum benimde içimi kararttı. Şimdi kendimi acımak romanının baş kahramanı Zehra gibi hissediyorum. Kimselere acımıyorum. Belki bir sandukada bir mektup bulurum ve herkese acımaya başlarım.

Öğretmen Zehra, öğretmen olmasına rağmen katı ve acımasız bir insandır. Acımasız olmasının nedeni ise babasının kendisine ve evin diğer fertlerine çok acımasız davranmasıdır. Öyle çok şahane bir hikaye diyemeyeceğim ancak eski kelimelerin çokluğu, yaşattığı o nostalji nedeniyle okunmalıdır diyorum.
160 syf.
·2 günde·8/10
Ah şu ön yargılarımız. Her şeye ön yargılıyız. Kitaplara, dizilere, müzik türlerine, filmlere, hayvanlara; ama en çok da insanlara. Ödümüz kopuyor genel geçer düşüncelerimizi yanlışlayacak bir şey çıkacak diye karşımıza; bir şey çıkacak, bir şey olup bitiverecek de kimi yargılarımızı, düşüncelerimizi, zevklerimizi değiştireceğiz diye ödümüz kopuyor. Reşat Nuri Güntekin'in Acımak isimli bu eseri öncelikle bunları düşündürdü bana. Herhangi bir kişi, olay veya konuyla ilgili anında verdiğimiz peşin hükümlerin aslında ne kadar yanlış olduğu gerçeğinin bir kez daha farkına varmamı sağladı. Acımak, dışardan gördüğümüz şeylerin aslında çok farklı şeyler olabileceğini, yani bazı şeylerin dışardan göründüğü gibi olamayabileceğini aktarıyor okura.


Okuduğum ilk Reşat Nuri Güntekin eseri olan Acımak'ta bir köy okulunda görev yapan Zehra ile tanışıyoruz. Okulu, öğrencileri için tabiri caizse saçını süpürge eden ancak iş haylaz öğrencilere gelince değişip; empati kurma, karşısındakini anlamaya çalışma ve ona acıma gibi duygulardan tamamen sıyrılmış bir hale bürünen Zehra öğretmen, hayatının en büyük dersini alıyor belki de. Doğru bildiklerinin yanlışlığını, inandıklarının aslında birer yalandan ibaret olduğunu acı bir şekilde gösteriyor hayat bu genç öğretmene.


Acımak beğenerek okuduğum bir eser oldu. Kitabın başları biraz durağan ilerlese de ardından asıl konuya giriş yapılıyor ve bundan sonrası su gibi akıp gidiyor. Okuduğum baskıda her sayfada üçer dörder tane Osmanlıca kelime yer alsa da sayfa sonlarında bu kelimelerin günümüz karşılıkları yer alıyor ve böylece okuma sırasında herhangi bir kopma yaşanmıyor. Acımak klasik bir Türk filmi gibi gelebilir bazı okurlara ancak Reşat Nuri hikayeyi öyle güzel cümlelerle süslemiş ki bu kadar da olmaz dediğiniz bazı şeyler dahi göze batmıyor. Ayrıca verdiği "Acıma duygusunu kaybeden insanlığını da kaybeder," "Ön yargılarınızdan sıyrılın çünkü bir şey sizin dışardan gördüğünüzün tam tersi şekilde olabilir," veya "Birileri gibi olmaya çalışmayı bırakıp kendi imkanlarınız dahilinde tutunun hayata," gibi mesajlar dışında dönemin memuriyet hayatına da iğnelemeler bulunmakta. Reşat Nuri Güntekin'in  okuduğum ilk kitabı olması sebebiyle diğer kitaplarıyla bir karşılaştırma yapamayacak olsam da Acımak'ı yazarın beğendiğim kitapları kategorisine gönül rahatlığıyla dahil ediyorum.
159 syf.
Herkese Merhaba
"Acımak" Reşat Nuri Güntekin'in okuduğum ilk kitabıydı ve bu eseri çok beğendim. Kitabı okurken betimlemer ve olayların yaşandığı ortam oldukça hoşuma gitti. Ama kullanılan eski kelimelerin sıklığı okumayı az da olsa zorlaştırıyor gibi hissettirdi. Kitabı okumaya başladığımda karakterler hakkındaki düşüncelerim kitabın sonunda tamamen değişti daha fazla da detay vermek istemiyorum :) Kesinlikle herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar!
160 syf.
·5 günde
Daha önce de beni duygulandıran, gözlerimi dolduran kitaplar olmuştu fakat kalbimi böylesine sızlatan bir kitap olmamıştı. Reşat Nuri'yi keşfetmek için çok geç kaldığımı fark ettim Acımak sayesinde.

Neredeyse yüz yıl öncesinden başlıyor hikaye. Zehra isimli genç ve oldukça azimli bir öğretmenin babasının günlüğünü okumasına tanıklık ediyoruz. Kitabın ilk yarısında Zehra ile birlikte babasına öfkelenirken sonraki yarısında da onunla birlikte acıyorsunuz yaşananlara.

Bu kitaba verilecek daha uygun bir isim olamazdı kesinlikle. Acımak... Bir de Aytmatov'un Beyaz Gemi'sinde hissetmiştim böylesine yoğun bir acıma duygusunu.

Toplumumuzdaki aile yapısını çok doğru ve acı bir şekilde eleştirmiş Güntekin. Başkaları hakkımızda ne düşünür kaygısı, yaşam standartlarını çevreye uydurma isteği, bitmek bilmeyen tatminsizlikler, iletişimsizlik...

Kitabın akıcı bir dili ve güzel bir olay örgüsü var. Her ne kadar bilmediğim kelimeler çok olsa da her sayfanın altında kelimeler açıklandığı için okurken anlam bütünlüğü bozulmadan ilerleyebiliyorsunuz. En sevdiğim kitapların başında gelecek bundan sonra Acımak şüphesiz.
160 syf.
Selam arkadaşlar ! benim gibi vize haftasında olup da çılgınlar gibi kitap okuyanlara buradan kalp :).
Biraz duygusal bir inceleme olacak bu yüzden önce kitap hakkında konuşmak istiyorum.
Kitap1928 yılında yayımlanmış Cumhuriyet öncesi eserlerden.Kitabın olaylar zincirini Öğretmen Zehra ve babası Mürşit Efendi oluşturuyor.Yazar bu eserinde dönemin zihniyetini ustaca anlatmakla birlikte ailevi ilişkileri,sosyal ve sınıfsal çatışmaları, kişiler arası uyumsuzluğu, dönemin resmi kurum ve memur yaşantılarının gözle görülür derecedeki zıtlığını gayet akıcı ve açık bir dille anlatmış. Üstelik dönemin fakir ve köhne yaşamı, aile içi dramatik ilişkiler ise ders verircesine karşımıza çıkıyor.Edebi betimlemelerden ziyade içsel konuşmalar ve tanrısal bakış açısı hâkim.Edebi dili daha çok Eski Türkçe kelimelerden oluşmakla birlikte insanı sıkmıyor. Kitabın temel konusu adından da anlaşılacağı üzere" Merhamet".
Kitap bana geçen yaz annemle geçen bir diyaloğu hatırlattı .
-Anne ?
-hıı?
-Anne bir şey sorcam.? Anne beni dinlesene ya of.
-Efendim. Sor bakalım.
-Beni dinle önce bırak elindekini sinir oluyorum.
-Sen konuş ya dinliyorum ben seni.Kulağım.sende.
-Hee tamam o zaman. Anne şimdi bak bir insan merhametli ise kötülük yapmaz dimi?
-evet ,eee?
-Anne , merhamet duygusunu bize Allah veriyor. Bizim kendimiz seçtiğimiz bir durum değil. Bir insanın içinde merhamet varsa kötülük yapmaz ama merhamet duygusunu Allah ona vermemiş. Onun elinde olmayan bir durum. Allah ona merhamet vermiş olsa belki de kötülük etmeyecekti.
-Evet doğru.
-E anne Madem öyle Allah neden herkese merhamet duygusunu vermiyor? Diğer şeyleri bıraktım ama merhametii herkese vermiş olsaydı ? Daha adaletli olmaz mıydı ?
Annem verecek cevap bulamadı sonra:
-E, Allah ne yapsın, hangi birine yetişsin.
-Ahahahah deli tövbe de çarpılcan. Bu ne biçim cevap Allah'ım ya. :D
Annemle bir saat güldük buna. Ama o gün cevap alamadım soruma cevabını hala daha düşünüyorum.

Kitap beni duygusal manada etkiledi baya. Kendimi sorgulamama fırsat sundu. Kendi kendime düşündüm "Ne kadar merhametliyim ben, gerçekten insan olmanın en büyük ihtiyacı olan bu özelliğe sahip miyim ?" . Çünkü benim için en önemli özellik merhamet. Tabiri caizse bir insan merhametli değilse, acıma yetisine sahip değilse o benim için kötü bir insandır. İnsanı,insan yapan temel olgu merhamettir.
Hayvanlara bakıyorum kendi yavrularını bırakın başka yavruları acıyıp sahipleniyorlar. Onlar sözde hayvan.Akli olgunluğa sahip olmayan canlılar iken biz sözde insan olup akla sahip olan canlılara örnek oluyor olmaları paradoks değil midir?
Canımı çok sıkan bir olaydan​bahsetmek istiyorum. Kitabı okurken aklıma geldi.Daha önce denk geldiğim bir haber. Bir insan evladı anne(!) Gayri meşru bebeğini çöpe atıyor,gidiyor.Ustelik aç ve çıplak yeni doğmuş bir bebek..Bebek çöpte ağlarken bir köpek onu görüyor ve ağzıyla götürüp insanların önüne bırakıyor. İnsanlar onu görene kadar yanından ayrılmıyor bir şey olur diye. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.İcim parçalandı.Acıma duygumuz bu kadar köreldi mi ? Biz insanlığımızı hayvanlara emanet ettik sevgili arkadaşlar.Onlar gibi olamadık, olamayacağız. Kitap bana bunun gibi bir çok üzücü şeyi hatırlattı.
Önyargıllar, yanlış anlamalar, etiketlemelerle dolu bir hayatımız var.Sürekli kendi lehimize işlesin olaylar istiyoruz. Menfaatimize ters düşen durumlara acımıyoruz, bizim gibi düşünmeyen insanlara acımıyoruz, kan bağımız olmayan insanlara hatta bazen kan bağı olsa bile acımıyoruz.En önemlisi kendimize acımıyoruz. Böyle bir eksikliğin bizi insan olmaktan uzaklaştırdıgından bihaber yaşayıp gidiyoruz. Sürekli mükemmel olmaya çalışıyoruz ve merhameti unutuyoruz. Biz napıyoruz hakikaten ? Merhamet etmeyene merhamet edilmez sözünü ne çabuk unuttuk? Her neyse her neyse bu konu uzar gider.
Canınızı sıktıysam kusura bakmayın süçr-i lisan ettiysem affedin. Herkesi vicdanı ile baş başa bırakıyorum ve iyi okumalar diyorum. Her şey gönlünüzce olsun ....:)))
160 syf.
·2 günde·10/10
İnsanı insan yapan merhamet duygusu ve acımak hissi değil midir? Her birimiz bir suçlu görsek hemen notunu vermeye kalkmaz mıyız?
Hırsız ne olacak!
Katil ne olacak!
Şerefsiz ne olacak!...
Uzar gider yargılamalarımız böylece... "Acaba bu şahsı, bu duruma sokan nedir?" ya da "Bu insanı bu sıkıntılarından, bu kötü alışkanlıklarından nasıl kurtarabilirim?" diye asla düşünmeyiz.

Bu kitabı okuyunca yüreğime zıpkın gibi saplanan şahit olduğum bir vaka aklıma geldi.

Yıllar önce İngilizce öğretmenliği yaptığım bir dershanede, bir öğretmen arkadaşımın ögretmenler odasında asılı olan ceketinden parasının çalındığına şahit olduk. Ve odaya basit bir kamera düzeneği kurarak hırsızı beklemeye koyulduk. Yine gelecekti çünkü, yine yapacaktı. Nitekim de yeniden geldi, yeniden yaptı. Hepimiz ayrı ayrı kızdık, dövmekle, polise vermekle tehdit ettik. Hiçbirimiz o çocuğun bu paraları, babasının işten çıkarılması sonucu zor durumda kaldıkları ve o soruna bir çare olmak için yaptığını bilemedik o an. Çünkü söylemedi, daha doğrusu hiç savunmadı kendini. Hepimiz not vermiştik ona. Otur sıfır!..

Şimdi o çocuk yani Hüsrev bir avukat adayı. O çocuk, adalet dağıtmak için koşacak. Oysa hırsız değil miydi o gözümüzde?

Onu her gördüğümde ona ayrı bir sarılıp her defasında af diliyorum. Ve bana dediği; "Hocam ne olursa olsun yapmamalıydım o işi. Size gelebilir anlatabilirdim durumu. O olaydan önce bize yardım ederdiniz. Çocukluk işte!"

Evet hoca arkadaşlar ve dershane yönetimi olarak o aileye yardım etmiş ve o çocuğu hırsızlığı alışkanlık haline getirmesinden kurtarmıştık. Babası da yeniden iş bulmuş sorun çözülmüştü nihayetinde.

Demem o ki; insanlara acıyın, merhamet edin. Bilemezsiniz yaşadıklarını, çektiklerini...

Kitap mı? Ne diyeyim? Keşke bitmeseydi...

Affet bizi Hüsrev!

Saygılarımla...
160 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bakarak göremeyiz çoğu zaman, gerçekler ve sadece bizim görebildiklerimiz var aslında. Her görünen hakikat değildir fakat ne kadar farkındayız? Bazen sadece bakıyor, hissetmiyoruz. Bilmeden etrafımıza yargılar savuruyoruz. Bu kötü, şu cimri, o kalpsiz... Düşün ve yargıla!

Zehra Öğretmen de göremedi gerçekleri vaktinde, ama haksız veya suçlu diyemiyorum. Çünkü etrafında yalanlar, yalancılar öyle bir ağ oluşturmuş ki çok zordu kurtulmak ve hakikati seçebilmek. Babasının ölmek üzere olduğunu öğrendiğinde bile son bir kez görmek istemeyecek kadar kızgın babasına. Peki sonra karar değiştirip görmek ister mi babasını, yetişebilir mi gerçeklere? Ya da acımayı öğrenebilir mi?
Birçok şey kaybetti sahi olanı göremediği için tabii ki. En başta babasıyla geçireceği güzel anları ve paylaşacakları sevgiyi.

En acısı, yargılarımızın yaşanacak anları çalması bence...

Baba karakterini çok sinik bulduğumu, yer yer kızdığımı mutlaka söylemeliyim. Her şeyi içine atıp susması da belki haklı sebeplerden, yine de engel olamadım kızıp söylenmelerime....
Yazarın gayet akıcı ve yalın bir dili var. Okurken yoran tek şey karakterlerin duygu yoğunluğunu yazarın okuyucuya hissettirmesidir. Ki bu yazarın büyük başarısıdır bence. Her bir satır içimi acıtsa bile okumamın üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin etkisini kaybetmeyecek kitaplardan biri oldu.

Acımak...
Bu sözcüğü bir türlü sevemedim gitti! Acımak yerine merhametli olmak, merhamet etmek kelimeleri daha nahif geliyor bana. Abartıyorum belki de, ama bu şekilde kullanmak daha iyi hissettiriyor.
Burada tabii ki bu kitabın adını veya yazarı eleştirmek değil amacım. Sadece ACIMAK kelimesi ağır geliyor bana...

Son olarak @demeteraslan ve Homeless çok teşekkür ederim size, eseri beraber okuyup, değerlendirdiğimiz için. Her ne kadar bazı olaylar yüreğimize dokunsa da sizinle okumak çok keyifliydi. Şunu biliyorum ki; Yüreğe dokunan her şey özeldir...
127 syf.
·2 günde·8/10
Evvet, herkese merhabalar insan kardeşlerim.

Başınızın belası ben, bu sefer Türk edebiyatımızın en naif yazarlarından Reşat Nuri Güntekin' in önde gelen eserlerinden birinin incelemesinde karşınızdayım.
İncelemeye Reşat Nuri Güntekin ile başlamak istiyorum. Çünkü O' nun için inceleme yapmak istedim desem yanlış olmaz.
Benim hayalimde ki Türkiye de, yazar milletvekilleri ve yazar bakanlar var. Az da olsa olsun istemişimdir hep. Lâkin yakın dönemde bir tek Zülfü Livaneli'yi yazar olarak siyasetin içinde tanıdım. 1994 Yerel Seçimlerimde mevcut cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan' a karşı kaybetmiş, ardından Cumhuriyet Halk Partisinde milletvekilliği yapmış ve oradan da ağır suçlamalar yaparak ayrılmıştır. Çünkü malûmunuz ülkemizde ki en pislik alanların başında siyaset gelmektedir.

Reşat Nuri Güntekin' e gelecek olursak, Güntekin 7 yıl milletvekilliği yapmış ve on beş yılı aşkın süre de milli eğitim bakanlığında müfettişlik yapmıştır. Bu romanın da görevinden esinlenerek yazıldığını düşünürsek hata etmiş sayılmayız. Öğretmen öğrenci ilişkilerinden bir hayli bahseden bir roman. Reşat Nuri Güntekin gibi bir müfettişin olduğu zamanlarda ki öğrencileri imrendim doğrusu. Malûm bizim yakın dönemdeki Milli Eğitim Bakanı itfaiye bölümünden gelmişti. :(

Reşat Nuri Fransız mektebinde okuduğu için üst düzey fransızca bilmektedir. Fransızca okuttuğu öğrencileri de olmuştur. Dili gayet anlaşılır ve akıcıdır. Mizaha da rastlayabiliriz eserlerinde. Romanlarında daha çok insanı eğitmeyi amaçlar. Okur fark edemese de okurun içine bir iplik gibi işler. Son derece de samimi ve naif insandır. Şu dönemde yaşamasını istediğim ender yazarlardan.

Kitabın içeriği ise fazla uzun olmayan, gayet akıcı ve biraz da duygulara hitap eden bir hikayeden oluşmakta. Zehra adında bir öğretmenin öğrencilerine gaddarca davranmasından ve bu duruma defalarca ikazda bulunan müdürün Zehra öğretmene babasının hasta olduğunu söyler ve gitmesi gerektiğini belirtir . İlk başta reddeden Zehra gider ve onu bekleyen sürpriz hakikatle karşılaşır. Bir daha ki dönmesinde artık çok farklı bir Zehra öğretmen olur.
Kitap ve yazar bu şekilde sevgili okurlar. Herkese tavsiye edebilirim. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar. Kitapla kalın. :)
"Hakikaten düşkün, ruhen malul olanlara, dejenerelere, biraz başka türlü muamele edilmesini anlarım...
Fakat bu arada yanlış anlaşılmışların, yahut iyi anlaşılmamışların da yanmasından çok korkarım...''
"Bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti, bir cemiyeti mesut etmeğe kâfi gelmez...
Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek de lâzım..."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Acımak
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
159
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751026569
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İnkılâp Kitabevi
Baskılar:
Acımak
Acımak
Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor. 

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor. 

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
 

Kitabı okuyanlar 13.691 okur

  • hasret gürcan
  • Silan Güzel
  • R
  • zeynep çeliker
  • Fuenca
  • Nebahat Babalıoğlu
  • Büşra Tekintaş
  • Sibel
  • Furkan Vural
  • Sueda Gönüllü

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8
14-17 Yaş
%10.9
18-24 Yaş
%26.3
25-34 Yaş
%27.7
35-44 Yaş
%16.4
45-54 Yaş
%7.7
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%1.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%80.3
Erkek
%19.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36.9 (1.194)
9
%21.6 (698)
8
%20.2 (655)
7
%9.7 (315)
6
%3.3 (106)
5
%1.7 (54)
4
%0.6 (20)
3
%0.3 (11)
2
%0.1 (4)
1
%0.1 (2)

Kitabın sıralamaları