Geri Bildirim
Adı:
Acımak
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
160
ISBN:
9789751026569
Kitabın türü:
Yayınevi:
İnkılâp Kitabevi
Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor. 

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor. 

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
 
Uzun uğraşlarım sonrası sanırım arkadaşıma, okuma alışkanlığı kazandıracağım. Dile kolay liseden süre gelen tam on iki yıllık arkadaşlık. Zannediyorum ki o, en yakın arkadaşım benim. Hayatının en ince ayrıntılarını bile anlatır bana, tabi bende ona. Kendisi öğretmendir benim gibi ancak benim aksime atanmış hayatını düzene koymuş biridir. Hayatında yaptığı ve yapacağı her şey sıra içindedir. Önce lise biter, üniversite kazanılır, üniversite biter, sonra askerlik. Askerlikte tamam derken atanma sırası gelir. En nihayetinde atanma işi de tamamdır. Geriye, kafa yapısına uygun bir kız bulup evlenmek ve sonrasında müthiş bir nizam içinde olan hayatını, yapılacaklar listesinden yine sırasıyla devam ettirerek kaçınılmaz olana doğru yol almak kalıyordu.

Bu aralar kafası çok karışık arkadaşımın. Bir edebiyat öğretmeni varmış okulda; “Çok güzel bir kız, fiziği gayet iyi saçları, hele saçları öyle güzel ki onu görünce kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyorum Anıl.” Diye çoğu zaman onun ihtişamına dem vurarak konuyu açar ve kızın davranışlarında ki tutarsızlıkları ile konuyu enine boyuna tartışarak, ondaki bu tutarsızlığın nedenlerini ve bu nedenlere nazaran bizim çocuğun, ona nasıl davranması gerektiğine dair kararlar alırız. Yine bir gün bu konular üzerine kafa yorarken; “Oğlum Anıl, ne yapacağım ben her geçen gün uzaklaşıyor benden, ne yapmak gerek? Ah bir bulabilsem keşke. Ortak bir yön bulabilsem.” Diye hayıflanırken birden aklına bir fikir geldi; “Aa bir dakika geçen İnstagramında bir kitap paylaşmıştı, onun üzerinden gitsek olmaz mı, ne dersin?” diye sevinçle bana döndü. Bende yardımcı olma arzusuyla fotoğrafı açmasını söyledim. Fotoğrafta Albert Camus’un Yabancısı ve onu tutan bir el gördüm. “Tamam. Varoluşçuluk felsefesini seviyor olmalı. Buna dayanarak varoluşçu yazarları bulup, bu kitaplar hakkında ondan fikir alır, kitabı okuduktan sonra da üzerine konuşursunuz.” Dedim. Dedim ama bu felsefe hakkında pek bir bilgim olmadığı için Hakan Hocama bu hususta yardım talebi içerikli bir mesaj attım. Sağ olsun çokça yardımcı oldu. Beyazıt Kitapevine gittik arkadaşımla. Dört tane kitap bulduk; üç tanesi varoluşçu felsefesini yansıtan kitaplar ve bir de Puslu Kıtalar Atlası. Çektik fotoğrafını, kıza instagramdan: “Hocam nasılsın? Kitapçıdayım, karar veremedim. Yardımcı olur musun?” açıklaması ile yolladık. Aradan bir on dakika geçti, arkadaşım, kızın tutarsız bir anına denk gelmiş olacak ki; “Puslu Kıtalar Atlası’nı al gidiyoruz.” dedi. “Dur!” dedim; “Puslu Kıtalar Atlası on beş lira şuradan bir tanede ikinci el bir kitap alalım düz yirmi yapar alır gideriz.” dedim. Gittim tek seferde hiç diğer kitaplara bakmadan “Acımak” adlı eseri aldım. “Kardo, sana hep oku şu kitapları bir gün işine yarar diyorum aldırmıyorsun. Geçen sene başlasaydın, bu kızla muhabbetiniz çok farklı olabilirdi.” Dedim. Bana hak mı verse yoksa kızsa mı karar veremeden çok daha sert bir karar aldı; “Başlıyorum lan kitaplarına. Ne önemli bir b.kmuş. Gidelim sizden bir sürü kitap alacağım hepsini okuyacağım. Eğer hayatımda bir b.k değişmezse senin de ağızına sıçarım, haberin olsun.” Dedi. “Sıç lan tamam.” Dedim tüm kitaplara güvenerekten!

Bu yazımı okurken; yine ne saçmalıyor bu? diyorsunuz belki de. Bilmiyorum yazmak geliyor içimden. Yazdıklarımla anlaşılmak istiyorumdur belki de. Ne yani kızdınız mı şimdi bana. Varın sizde kızın ama ben yazacağım yine de. Neyse her zamanki gibi Metro da başladım kitabı okumaya. Türk yazarlarını seviyorum. Tamam varoluşçuluk, fantastik, polisiye, akıl oyunları gibi içerikli kitapları yabancı yazarlardan okumak iyi, güzel hoşta bizim yazarların üslubu da çok tatlı geliyor bana. Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Yakup Kadri, Peyami Safa gibi yazarların yakın tarihi yansıtırken toplumun profilini çizmelerini ve o tatlı yazım diline de zaman zaman ihtiyaç duyuyorum. Yoksa bağımlılık mı yaptı kitaplar bende!

Metro da makinistin ani frenleri midemi kaldırıyor, çoğu zaman kitaptan kopmalara neden oluyor bu durum ama makinistin acemiliği beni alıkoyamıyor okumaktan. Bir süre okuyorum. Kitabın başlarında Mürşit Efendinin ailesine yaptıklarına karşı kanım donuyor, çocukları Feriha ve Zehra için çokça üzülüyorum. Çok geçmeden yanıma bir adam oturuyor. Elinde bir kürdan, ara sıra dişlerinin arasına sokuyor, parçayı çıkarmaya çalışıyor. Kürdan, dişinin arasındakini çıkarmaya yetmemiş olacak ki; ağzında tam olarak bir yere konumlandıramadığı tükürüğü ile dişine rahatsızlık veren o küçük yemek parçasını çıkarmak için garip sesler çıkartarak bende dahil diğer yolcuları rahatsız ediyor. Adam, yolcuların dişinin arasında kalmış bir yemek parçası olduğu izlenimi uyandırıyor bende. Aynı rahatsızlığı veren bir sürü insan tanıyorum! Ama maalesef ne kürdanım var ne de onları dışarı atacak kadar yeterli tükürüğüm. Sanırım yine konumuzdan sapıyorum.

Yolum uzun, yolcuların yüzleri değişiyor ama yolculuğun kasvetli, tedirgin atmosferi değişmiyor. Neyse ki, yanımdaki atık madde trenden ayrılıyor. Bir süre yanıma kimse oturmuyor, böylelikle kitabımı rahatça okuyabiliyorum ama içimdeki insanlara karşı olan rahatsızlık hissi gitmiyor. Bir zaman sonra bir adam daha oturuyor yanıma. “Nasılsın evlat kızıyor musun bana?” diyerekten. “Hayır yanıma oturduğunuz için neden kızayım size, lütfen buyurun, rahat rahat oturun.” Diyorum. “Ben Mürşit evlat!” demesiyle kanım beynime sıçrıyor, yakasına yapışıp hesap sormak istiyorum ama tutuyorum kendimi o kalabalıkta ve ruh halimin gelgitlerine tamamen ters bir edayla; “Neden Mürşit Efendi, yazık değil mi karına ve o kızlarına, neden böyle yapıyorsun?” diye nazikçe sitem ediyorum kendisine. “Anlatsam da anlamazsın evlat, insanlığın en büyük sorunu bu değil midir zaten; Önyargılarımız. Önyargılarımızdan kurtulduğumuz zaman acıyabilir, belki en nihayetinde insan bile olabiliriz.” Diye saçma sapan yaptıklarını haklı çıkarmaya çalışıyor. Onu ve ne dediğini anlamaya çalışmadan kitabı kapatıp iniyorum trenin ilk durduğu istasyonda.

Kitabın yarısına gelmişim yeni fark ediyorum. İndiğim istasyonun hangi istasyon olduğuna bile bakmadan dalıyorum İstanbul’un o varoş sokaklarına. Sokakları arşınlarken Feriha’yı, Zehra’yı, Mürşit Efendinin karısını düşünüyorum ve üzülüyorum. Ne kadar yürüdüğümün ne kadar zamanın geçtiğine dikkat etmeksizin tekrardan biniyorum metroya, dönüş yolunda kitabı bitirmeye kararlı bir şekilde.

Kitabın diğer yarısı beni daha çok üzüyor, kitabın sonlarına doğru gözümden bir damla yaş bile düşüyor. Daha fazlasına izin vermiyorum ama. Çünkü bir erkeğin metroda göz yaşı dökmesi yakışır bir şey miydi? Gözlerimi bir süre kapalı tutuyorum. Başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum ki odaklanamazsam şayet ve aklıma kitabın o son sahnesi gelirse, biliyorum ki bu sefer hâkim olamayacağım göz yaşlarıma. En sonunda kafamı kaldırıyorum bu kasvetli günün kasvetli insanlarının ortasında ve dolu gözlerle Mürşit Efendiyi arıyorum. Ne yazık ki yok, daha da gelmeyecek yanıma, kaybedenlerden oldum bende. Kendimi, Zehra gibi hissediyorum!
Havalar bozuk. Günün öğle saatleri olmasına rağmen kara bulutların gölgesi her yeri karartmış bu durum benimde içimi kararttı. Şimdi kendimi acımak romanının baş kahramanı Zehra gibi hissediyorum. Kimselere acımıyorum. Belki bir sandukada bir mektup bulurum ve herkese acımaya başlarım.

Öğretmen Zehra, öğretmen olmasına rağmen katı ve acımasız bir insandır. Acımasız olmasının nedeni ise babasının kendisine ve evin diğer fertlerine çok acımasız davranmasıdır. Öyle çok şahane bir hikaye diyemeyeceğim ancak eski kelimelerin çokluğu, yaşattığı o nostalji nedeniyle okunmalıdır diyorum.

Benzer kitaplar

Daha önce de beni duygulandıran, gözlerimi dolduran kitaplar olmuştu fakat kalbimi böylesine sızlatan bir kitap olmamıştı. Reşat Nuri'yi keşfetmek için çok geç kaldığımı fark ettim Acımak sayesinde.

Neredeyse yüz yıl önceden başlıyor hikaye. Zehra isimli genç ve oldukça azimli bir öğretmenin babasının günlüğünü okumasına tanıklık ediyoruz. Kitabın ilk yarısında Zehra ile birlikte babasına öfkelenirken sonraki yarısında da onunla birlikte acıyorsunuz yaşananlara.

Bu kitaba verilecek daha uygun bir isim olamazdı kesinlikle. Acımak... Bir de Aytmatov'un Beyaz Gemi'sinde hissetmiştim böylesine yoğun bir acıma duygusunu.

Toplumumuzdaki aile yapısını çok doğru ve acı bir şekilde eleştirmiş Güntekin. Başkaları hakkımızda ne düşünür kaygısı, yaşam standartlarını çevreye uydurma isteği, bitmek bilmeyen tatminsizlikler, iletişimsizlik...

Kitabın akıcı bir dili ve güzel bir olay örgüsü var. Her ne kadar bilmediğim kelimeler çok olsa da her sayfanın altında kelimeler açıklandığı için okurken anlam bütünlüğü bozulmadan ilerleyebiliyorsunuz. En sevdiğim kitapların başında gelecek bundan sonra Acımak şüphesiz.
Selam arkadaşlar ! benim gibi vize haftasında olup da çılgınlar gibi kitap okuyanlara buradan kalp :)
Kitabı liseden sevgili arkadaşım Anıl hediye etmişti. Çok şaşırmıştım bana daha çok şu fantastik kitaplardan hediye etmesini beklerdim. Biraz playboy biraz da online oyun düşkünü olduğu için sanırım öyle bir izlenime kapıldım.Kitap,4 yıldır okunmayı bekliyor ve bugün okundu desem sanırım benimle küser :D. Affet beni Anıl bunu bilemeyeceksin çünkü okudum sanıyordun.Neyse.
Kitap bitti evet Reşat Nuri Güntekin'in okuduğum ilk kitabı. Anıl'cığımın sayesinde bu ilki başardım.
Biraz duygusal bir inceleme olacak bu yüzden önce kitap hakkında konuşmak istiyorum.
Kitap1928 yılında yayımlanmış Cumhuriyet öncesi eserlerden.Kitabın olaylar zincirini Öğretmen Zehra ve babası Mürşit Efendi oluşturuyor.Yazar bu eserinde dönemin zihniyetini ustaca anlatmakla birlikte ailevi ilişkileri,sosyal ve sınıfsal çatışmaları, kişiler arası uyumsuzluğu, dönemin resmi kurum ve memur yaşantılarının gözle görülür derecedeki zıtlığını gayet akıcı ve açık bir dille anlatmış. Üstelik dönemin fakir ve köhne yaşamı, aile içi dramatik ilişkiler ise ders verircesine karşımıza çıkıyor.Edebi betimlemelerden ziyade içsel konuşmalar ve tanrısal bakış açısı hâkim.Edebi dili daha çok Eski Türkçe kelimelerden oluşmakla birlikte insanı sıkmıyor. Kitabın temel konusu adından da anlaşılacağı üzere" Merhamet".
Kitap bana geçen yaz annemle geçen bir diyaloğu hatırlattı .
-Anne ?
-hıı?
-Anne bir şey sorcam.? Anne beni dinlesene ya of.
-Efendim. Sor bakalım.
-Beni dinle önce bırak elindekini sinir oluyorum.
-Sen konuş ya dinliyorum ben seni.Kulağım.sende.
-Hee tamam o zaman. Anne şimdi bak bir insan merhametli ise kötülük yapmaz dimi?
-evet ,eee?
-Anne , merhamet duygusunu bize Allah veriyor. Bizim kendimiz seçtiğimiz bir durum değil. Bir insanın içinde merhamet varsa kötülük yapmaz ama merhamet duygusunu Allah ona vermemiş. Onun elinde olmayan bir durum. Allah ona merhamet vermiş olsa belki de kötülük etmeyecekti.
-Evet doğru.
-E anne Madem öyle Allah neden herkese merhamet duygusunu vermiyor? Diğer şeyleri bıraktım ama merhametii herkese vermiş olsaydı ? Daha adaletli olmaz mıydı ?
Annem verecek cevap bulamadı sonra:
-E, Allah ne yapsın, hangi birine yetişsin.
-Ahahahah deli tövbe de çarpılcan. Bu ne biçim cevap Allah'ım ya. :D
Annemle bir saat güldük buna. Ama o gün cevap alamadım soruma cevabını hala daha düşünüyorum.

Kitap beni duygusal manada etkiledi baya. Kendimi sorgulamama fırsat sundu. Kendi kendime düşündüm "Ne kadar merhametliyim ben, gerçekten insan olmanın en büyük ihtiyacı olan bu özelliğe sahip miyim ?" . Çünkü benim için en önemli özellik merhamet. Tabiri caizse bir insan merhametli değilse, acıma yetisine sahip değilse o benim için kötü bir insandır. İnsanı,insan yapan temel olgu merhamettir.
Hayvanlara bakıyorum kendi yavrularını bırakın başka yavruları acıyıp sahipleniyorlar. Onlar sözde hayvan.Akli olgunluğa sahip olmayan canlılar iken biz sözde insan olup akla sahip olan canlılara örnek oluyor olmaları paradoks değil midir?
Canımı çok sıkan bir olaydan​bahsetmek istiyorum. Kitabı okurken aklıma geldi.Daha önce denk geldiğim bir haber. Bir insan evladı anne(!) Gayri meşru bebeğini çöpe atıyor,gidiyor.Ustelik aç ve çıplak yeni doğmuş bir bebek..Bebek çöpte ağlarken bir köpek onu görüyor ve ağzıyla götürüp insanların önüne bırakıyor. İnsanlar onu görene kadar yanından ayrılmıyor bir şey olur diye. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.İcim parçalandı.Acıma duygumuz bu kadar köreldi mi ? Biz insanlığımızı hayvanlara emanet ettik sevgili arkadaşlar.Onlar gibi olamadık, olamayacağız. Kitap bana bunun gibi bir çok üzücü şeyi hatırlattı.
Önyargıllar, yanlış anlamalar, etiketlemelerle dolu bir hayatımız var.Sürekli kendi lehimize işlesin olaylar istiyoruz. Menfaatimize ters düşen durumlara acımıyoruz, bizim gibi düşünmeyen insanlara acımıyoruz, kan bağımız olmayan insanlara hatta bazen kan bağı olsa bile acımıyoruz.En önemlisi kendimize acımıyoruz. Böyle bir eksikliğin bizi insan olmaktan uzaklaştırdıgından bihaber yaşayıp gidiyoruz. Sürekli mükemmel olmaya çalışıyoruz ve merhameti unutuyoruz. Biz napıyoruz hakikaten ? Merhamet etmeyene merhamet edilmez sözünü ne çabuk unuttuk? Her neyse her neyse bu konu uzar gider.
Canınızı sıktıysam kusura bakmayın süçr-i lisan biliyor ettiysem affedin. Herkesi vicdani ile baş başa bırakıyorum ve iyi okumalar diyorum. Her şey gönlünüzce olsun ....:)))
Bazen çok kötü olaylar yaşarız ya da tanık oluruz. Bazen bazı şeylerin içyüzünü bilmeden yargılarız. Görünenle ilgileniriz. Çoğu zaman empati kurmayı unuturuz ya da empati kurmayı bilmeyiz.Susmak sizce her zaman güçsüzlüğün mü işaretidir? Konuşmayı, karşımızdaki insanın acaba neden öyle olduğunu ya da neden öyle davrandığını irdelemeyiz; sadece öyle olmuştur ve olanı yargılar, kendimizce bir kalıba sokarız.

Reşat Nuri Güntekin'i ''Çalıkuşu'' kitabıyla tanımıştım. Çok severek okumuştum ve bana huzur veren nadir yazarlardan birisiydi.

Bu kitabında bir aileyi incelemiş Güntekin. İdealist bir genç kız olan Zehra, çocukluğunda babasını hep kötü olarak bilir. Annesi ve anneannesi Zehra'yı etkisi altına aldıkları için dönüp babasının neden böyle olduğunu sorgulamaz. Babasından her zaman nefret eder ve tam babasının öldüğü gün babasının anı defteri eline geçer ve işte olay bundan sonra çözülür, Zehra bundan sonra farkına varır. Ama tabiki iş işten geçmiştir.

Hüzünlü bir kitap olduğunu söyleyebilirim fakat bir hüzün ancak bu kadar huzur verebilirdi. Kitabı bitirince beni çok kıran insanlara artık eskisi kadar kızmayacağımı fark ettim. Kitabı 5 günde okudum ve bu 5 günde çok güzel duygular öğrendim.

İnce bir kitap, betimlemeler güzel, dili yer yer ağır fakat dipnotlarda çoğu kelimenin anlamı yazıyor. Sıradan bir olay fakat mevzu zaten bu; sıradan olayı hissettirip, bazı bakış açılarımızı bize sorgulatmak...

Ve son olarak Reşat Nuri Güntekin, gerçekten sen mükemmel bir detaysın!
İçimin cızzz etmesiyle birlikte sonlandırdım kitabı. Kitap 160 sayfadan oluşuyor. Bir yalanla geçirilmiş bir ömür, 'daha fazla'sının hırsıyla mahvedilmiş hayatlar ve telafisi olmayan pişmanlıklar... Altı üstü 160 sayfacık olan kitapta bunları bulacaksınız.

Reşat Nuri Güntekin'in okuduğum ilk kitabıydı. Bilemiyorum sizlerde benzettiniz mi ama ben yazarın üslubu ile Sabahattin Ali'nin üslubunu birbirine çok yakın buldum. Kesinlikle olay örgüsü, akıcılığı ve betimlemeleri çok başarılı.

Ben, ön yargıların pişmanlığa; nefretin acıma duygusuna dönüşmesini içim sızlayarak okudum. Sizler de bir ömrün kısa özetini okuyup ders çıkarmak isterseniz tercih edebileceğiniz bir eser diyebilirim.
VİCDANIMIN SESİNİ DAİMA DİNLEYECEĞİM.

Reşat Nuri Güntekin kendisi en sevdiğim yazar olur. Çocukluğumdan bugüne kadar kendisine karşı bir sempatim hep olmuştur. 1997 yılında -lise 1 olmalı- edebiyat öğretmenim Selma Su'nun (kendisi çok sert bir karaktere sahipti) yaptığı yazılı bir sınavda en yüksek notu alınca beni merak edip sözlüye kaldırmasıyla yazarımızla tanıştım. Yazılıdan yüksek almışsın sözlüden bakalım ne yapacaksın deyip Acımak adlı romandan sorular sormaya başladı. Tesadüfi bir sonuç olmadığı sözlüde ortaya çıkınca otur yerine dedi :) karakterinde tebrik yoktu.

Anlatmış olduğum kısa hatıra ile kitabın konusu örtüşüyor. Kısmende olsa. Edebi yönden kitabın konusu Öğretmen olarak başarılı ancak acıma duygusundan yoksun Zehra öğretmen’in babası ile ilgili bildiği ne kadar kötü anı varsa hepsinin yalan olduğunu öğrenmesi ve gerçekler sonucunda içindeki acımasızlığı körükleyen olumsuz duygulardan kurtulmasını anlatır.

Yazımın başlığı ile Zehra hoca'nın acımasızlığı çelişse de konu bunun üzerine kurgulanmış. Sürükleyici, öğretici bir kitap keyifle okudum.
Bu yazı içerik hakkında bilgi içerir.

Bir Reşat Nuri klasiğini daha okuyup bitirmiş olmaktan haklı bir mutluluk duyuyorum. Bu okuduğum dördüncü kitabı oluyor. Elbette ki hepsinin ayrı bir konusu, ayrı bir lezzeti var. Ama Reşat Nuri nasıl yapıyor, ediyor, bilmiyorum. Bir şekilde çok naif ve saf karakterler yaratmayı başarıyor. Üstelik her seferinde farklı bir seviyede, değişik bir derecede bir naiflik ve saflık elde ediyor. Yaprak Dökümü'nün Ali Rıza Bey'i, Acımak'ın Mürşit Efendi'si ve tabii ki Çalıkuşu, ah Çalıkuşu! Reşat Nuri nasıl oluyor da hayata karşı bu kadar tecrübesiz olan karakterleri hayatla savaştırıp, mutsuzlaştırıp, sersefil bir hale sokabiliyor? Bütün kitap boyunca acımayı anlatırken kendisi karakterlerine hiç mi acımıyor acaba? Oysa bizim içimiz sızlıyor Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini okurken. Ahlakı, istekleri, idealleri olan bir adamdı o. Bu yüce memleket için çalışacak, ne pahasına olursa olsun mutlu olacaktı. Lakin hayallerdeki hesap asla hayattaki çarşıya uymaz. Mürşit Efendi memur olur, tüm zorluklara rağmen dik durmaya çalışır, belini bükerler. Doğru şeyi yaptığı halde bizzat korumaya çalıştığı kanunlar dikilir karşısına, çöker kalır olduğu yere. Ve en sonunda mutlu mesut bir yuva kuracağına inanarak evlenir, hepten yıkılır, harap olur.

Kitap küçük bir kasabada öğretmen Zehra Hanım'dan sözün açılmasıyla başlar. Son derece gayretli, dirayetli, çalışkan bir kadın olan Zehra Hanım kasabada herkes tarafından sevilip sayılmaktadır. Adeta bir melektir o. Lakin melekliğini bozacak bir duygu eksiktir onda: Acımak. Yıllarca kendisine ve ailesine zulmeden babasının ölüm haberini alması üzerine İstanbul'a gider. Orada babasının günlüğünü bulur ve okumaya başlar. Biz böylece Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini kendi ağzından dinleriz. Günlüğü okudukça hem Zehra, hem de biz okuyucular acımayı öğreniriz. Aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, yargılamadan önce mutlaka bir de karşı tarafı dinlemek gerektiğini acı bir şekilde öğreniriz. Keşke Zehra'nın annesi Meveddet Hanım'ın ağzından da dinleyebilseydik olayları. Belki de ona daha çok acıyacak, onun daha haklı olduğuna karar verecektik, kim bilir.

Kitap işleniş açısından Kürk Mantolu Madonna'yla benzerlik taşıyor. Zehra'yla başlayan kitap birden yön değiştirip Mürşit Efendi'yi anlatmaya başlıyor ve kitabın sonuna kadar böyle devam ediyor. Karakterlerini ne olursa olsun bir şekilde okuyucuya karşı haklı çıkarıyor Reşat Nuri. Karakter öyle bir duruma düşüyor ki, biz okuyucu olarak "Dur, öyle değil de böyle yap!" diyemiyoruz. Hayat koşullarının çapraşıklığı izin vermiyor çünkü. Kitapta inceden bir "İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." fikri de işleniyor, söylemeden geçemeyeceğim. Kitap inanılmaz bir yalınlıkla ve okuyucuyu hiç sıkmadan ilerliyor. Nerede bulursanız alın derim. Keyifli okumalar...
Bu kitap bittiğinde çok duygulandığımı hatırlıyorum. Yıllarca önyargısının çilesini çekmiş bir öğretmen.Bitince Zehra öğretmenin ruh halini uzun uzadıya düşünmüştüm.Kitabın sonuncu cümlesi ise çok etkilemişti beni.
Zehra öğretmen artık telafisi olmayan bir pişmanlığın pençesine düşmüştü. Hem ona hem de babasına acıdım. Öğretmen acımayı öğrenmişti artık, iş işten geçmiş olsa da...
Reşat Nuri Güntekin'in bu kitabını o kadar başarılı buldum ki,kalemini ve yazarlığını çok beğendim. Sorgusuz sualsiz diğer kitaplarını da okurum.
Hem okuma alışkanlığı kazandıracak, hem de ders çıkarılacak bir hikaye. Okuyun, okutun.
Sitede kitaba dair hemen hemen pek çok incelemeyi okudum .Hakkı verilmiş incelemeler dışında pek çok kişi aynı konu üzerinde durmuş .
Kitaba dair övgülerin ve içeriğine dair ayrıntıların dışında ben başka bir açıdan değinmek istiyorum kitaba .

Öncelikle pek çoğumuzun yaptığı bir hata var.Yazarın hayatı ve kitabın yazıldığı dönemin şartlarına dair bir ön araştırma yapmadan okumak ,bazen beklentilerimizi karşılamıyor,eseri algılamamızı güçleştiriyor,hatta bazen saçma bulmamıza neden oluyor .Bu yüzden Kitaba dair incelemeye başlamadan önce Reşat Nuri’nin edebiyat anlayışını farkettirmek adına bir kaç şeyden söz etmek istiyorum.


Yazar,1889-1956 yılları arasında yaşamış ,dolayısıyla o dönemde cereyan eden savaşlar ,göçler ,batılılaşma anlamındaki adımlar ve elbetteki Cumhuriyetin İlanına dair bütün izler belleğinde kayıtlı bir yazar .
Cumhuriyetin manasını ve getirdiklerini benimseyenlerden .



Burada Reşat Nuri’nin gözlem yeteneğini takdir etmek gerekiyor.Babasının askeri doktor olmasından dolayı anadolunun neredeyse bir çok yerini görmüş ve bunları eserlerinde irdeleme fırsatı bulmuştur.Onu sadece yazar kişiliğiyle tanımlamak doğru olmayacaktır.Bir dönem mecliste millet vekilliği yapmış olması(siyasi kimliğini),Müfettişlik yaptığı dönemde;devlet islerindeki işleyişe tanıklık etmesini sağlamıştır.


Ata’nın her alanda topluma kazandırmaya çalıştığı “kadın” vurgusunu onun eserlerinde de görüyoruz .O zamanlar kadınların yaygın olarak edinmeye başladığı “öğretmenlik “ mesleğini özellikle Çalıkuşu’nda olduğu gibi bu eserinde de görmek mümkün.Buradaki öğretmenlik sıfatındaki kadın ,zorluklara göğüs geren ,çalışan çabalayan ,toplumda garipsense de kendini kabullendirmeyi başaran bir kişi olarak anlatılır .Anadolu kadınının azim ve kararlılığının en güzel örneğidir bu .

Onun yapıtlarında bir diğer önemli nokta toplum düzenine dair verdiği önemli ipuçlarıdır .Yoksulluk ,cehalet,yanlış batılılaşma gibi konular çok sık görülür.
Reşat Nuri Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı yazarlarından ,dolayısıyla osmanlıca kelimelerin olduğu bu eseri de ,tıpkı diğerleri gibi akıcı ve duru.Anlatılmak istenenler bir olay örgüsüyle yansıtılmış ,dolayısıyla okuyucuyu sıkmayan bir anlatımı var kitabın .

Acımak;Reşat Nuri’nin Muallime Zehra üzerinden vermek istediği mesajlarla dolu .Anlatılmak istenen ne ismindeki gibi sadece acıma duygusunu vurgulamak ,ne de sadece Zehranın başından geçenleri anlatmaktır.
Okuyanlar farkedeceklerdir ki bir köy öğretmeni olan Zehra’nın yaşadıkları ;o dönemde kadınların yasadıklarını,devlet dairelerindeki işleyişin yapısını ,toplumsal algının ve aile yapısındaki bozulmanın yalnızca bir örneğidir .
Zehra yalnızca o dönem yaşayan ,toplumda kendine yer edinmeye ,yaşadıklarıyla kişiliğini değiştirme mecburiyeti bulunan birinin temsilidir.Babası üzerinden verilmek istenen pek çok mesajda kitap ilerledikçe verilmeye devam eder. Başında belirsizliklerle başlayan olay örgüsü Zehra’nın babasının günlüğünü bulup okumasıyla ,dikkat çekici bir şekilde ilerler .Ve beklenilen sorular cevaplanmış olur .

Reşat Nuri’nin en sevdiğim yönlerinden biri de ;bir erkek olarak eserlerinde kadının gözünden olaylara bakabilmesi,çok iyi ruh tasvirleri yapabilmesidir.Bu açıdan kıymeti bilinmesi gereken nadir yazarlardan ..
İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar.
Günümün birkaç saatini kitaplara verdim. Okurken başka bir dünyaya girer bütün dertlerimi unuturdum.
Fakat nereye? İstanbul
öyle bir hale gelmiş ki sokakta kaldırımların üstünde yatıp ölsen:"
Acep insan açlığından nasıl ölürmüş hele bir seyredelim!" diye etrafına bir yığın ahalibirikecek...
Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.
Uğranılan haksızlıklara ve hakaretlere koyun gibi tahammül etmemek insanlığın başlangıcıdır evlat.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Acımak
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
160
ISBN:
9789751026569
Kitabın türü:
Yayınevi:
İnkılâp Kitabevi
Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor. 

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor. 

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
 

Kitabı okuyanlar 3.773 okur

  • Seda şimşek
  • Emine Bozkurt
  • Abdullah Güney
  • Ricotto
  • Beyza Çalışkan
  • Merve Çakmak
  • Şeval Tikiz
  • Şengül Tikiz
  • Kübra yazıcı
  • Bahar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.8
14-17 Yaş
%10.3
18-24 Yaş
%26.1
25-34 Yaş
%28.6
35-44 Yaş
%17
45-54 Yaş
%8.2
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%80.4
Erkek
%19.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36 (323)
9
%24 (215)
8
%20.9 (187)
7
%11 (99)
6
%4.1 (37)
5
%2.5 (22)
4
%0.8 (7)
3
%0.6 (5)
2
%0.1 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları