Mahal Edebiyat, şimdiye kadar yayımlamış olduğu kitaplardan okuduklarımda, amatör ruhuyla profesyonelliğin iç içe geçtiği, nitelikli çalışmaların ortaya konduğu bir platform izlenimini bırakmakta bende. Aynı çatıda Hatice Akalın tarafından kaleme alınan Çok Bekleyince Acır da bunun güzel bir yansıması. Sadece içinde barındırdığı güzel hikayeleriyle değil, kapak tasarımıyla da dikkat çekiyor. Yani kitap hem zarfı hem de mazrufu itibariyle, emek ve özen ürünü bir çalışma görünümünde.
Çok Bekleyince Acır, bir temizlik işçisinin hayallerinin, beklentilerinin ve içsel konuşmalarının yer aldığı "57 Numara Nezahat" adlı hikâye ile başlıyor, aynı Nezahat'ın ileriki yıllarda kendine kurduğu hayatı anlatan "Nezahat'ın Kuru Fasulyeleri" adli bir başka hikâye ile bitiyor. Arada diğer hikayeler olmasa, ilk ve son hikâye arasındaki boşluklar doldurulsa, bir novella çıkacak adeta ortaya. John Lennon'ın "Hayat biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir" sözünü doğrulayacak bir novella.
"İçinde, çayın çok bekleyince acıması ile demini iyi alması arasındaki ince çizgiyi tutturmanın telaşı vardı..." Kitaba adını veren "Çok Bekleyince Acır" hikayesinden bir alıntı. Bu hikâye ve "Uzak" aslında tüm kitabın karakteristiğini ve ana çatısını ortaya koyuyor. Bu bağlamda kitabın otuz üçüncü sayfası özel bir etki uyandırdı bende. Sayfa hem kitabın tam ortasında bulunması hem de dile getirdikleri itibariyle kitabın omurgası olmuş adeta. Öte yandan çayın demindeki ince ölçü gibi; kitabın toplam hacminde iç sesler, diyaloglar ve betimlemeler de okuyucuyu boğmayacak ve keyifle okumasına imkân tanıyacak biçimde, dengeli şekilde yer almış.
Her bir hikâye, kendi içinde ayrı bir özenle ve güzellikle kurgulanmış ancak hepsinin ortak noktaları;
- çayın demini tutturma ile acıtmama arasındaki ölçü ve dengenin gözetildiği bir bakış açısı,
- herkesin hatta her şeyin hayat boyunca bir şeyleri beklediği,
- herkesin kendisini tanımlayan ama bir o kadar da "uzak" olan özünü, kendi uzağını bir şekilde, bir yerlerde aradığı,
- dışarıda kalma sancısı ile içerinin boğuntusunun birbirine karıştığı bu süreçte kişinin;
* bazen çıkmaz sokaklara ve köreltici rutinlere takılıp geri dönmeme ısrarından dolayı,
* bazen de geçmişin yaşanmışlıklarıyla ve yaşan(a)mamışlıklarıyla birlikte, yirmi yaş dişinin verdiği sızılara benzer acılar yaşadığına dair kâh yumuşak tonda kâh biraz daha sarsarcasına yapılan vurgular.
Ölçü, denge, uzak, arayış ve sızı kavramları; bazen evli bazen bekar bir yetişkinin hezeyanları, bazen dul bir babanın hayatındaki acı gerçeklikler, bazen bir çeşmenin dile gelip geçmişi ve bugünü anlatması, bazen de aynı mekânın ve olayların iki farklı kişinin ağzından ayrı ayrı dillendirilmesi şeklinde, kâh kahve tonlarında, kâh renkli olarak resmedilmiş. Bu resimlerde okurun kendinden de pek çok şeyi bulması hiç şaşırtıcı olmuyor haliyle.
"Bildiklerinle bunca yolu geldin, bilmediklerin için ne yapacaksın şimdiden sonra? Dün sabah bıraktıklarını dönüşte bulacak mısın, buna inancın var mı?" sorgulaması da bunun tipik ve sarsan, silkeleyen, düşündüren bir örneği.
Hatice Akalın'ın bundan sonraki yazarlık yolculuğuna hikâye, novella veya romanla mı, yoksa diğer edebiyat türlerinin hangisiyle devam edeceğini bilemem; kendisinin bilip bilmediği hakkında da bir fikrim yok ama imkânlar dahilinde, sadece içeriğin kalitesi ile değil, hacmi itibariyle de doyurucu çalışmalar yapması bir okur olarak kendisinden âcizâne beklentim.
İlgilenenler için aşağıda kitaptan diğer önemli alıntılar yer almakta.
Güzel okumalarınız, yakınına ulaştığınız uzağınız, demli ama acımamış çay keyifleriniz olsun...
#226303721, #226304256, #226307191, #226311102, #226313215, #226315276,