·132 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Kasım 2023 12:58 İbn Haldun sosyoloji literatürüne katkı sağlayan çalışmalar yapsa da günümüzde onun bir sosyolog olup olmadığı hakkında tartışmalar devam etmektedir. Onu bir sosyolog olarak kabul edebilmemiz için ilk önce sosyoloğun neler yaptığına bakmalıyız. Bir sosyoloğun derdi toplumu bilmek onu bir matematik çözer edasıyla çözebilmek, onu formalize edebilir hale getirmektir. Toplumun doğasını, insanların neden bir toplum oluşturduğunu, bunu ne şekilde yaptıklarını ve toplumun kendi içerisindeki düzenin aşamaları da dahil olmak üzere bu düzenin nasıl oluştuğunu anlayabilmek ve çerçevesini kavrayabilmektir.
Sosyoloji biliminin sosyoloji adını almadığı dönemlerde bile işlevlerinden faydalanıldığını biliyoruz. Demek istediğim, sosyoloji bilimi kurulmadan çok önce insanlar felsefe üretirlerken sosyoloji biliminin sorduğu bazı sorulara cevap aramışlardı. İnsan sorgulamaları bir şekilde sosyolojinin ilgi alanına giren konular hakkında fikir üretip içerisinde yaşadıkları toplumu en mükemmel konumuna nasıl ulaştırabileceklerini tartışmışlardı. Bunun tamamen bir sosyoloji yapmak olmadığını biliyoruz, onlar toplumun dinamiklerini çözümlemekten çok, mükemmel toplum fikrini bizlere sunmaktaydılar. Fakat yine de sosyoloji disiplinini yakından ilgilendiren konularla ilgileniyorlardı. Bu noktada İbn Haldun’un bir sosyolog olup olmadığının sorgulanmasında sosyolojinin bilim haline geldiği ortam oldukça önem taşımaktadır. Çünkü sosyoloji bilimi Fransız devrimi sonrasında eski toplum yapısının yeni toplum yapısına dönüşümünde yeni toplumu belli bir düzen içerisinde sınırlandırabilmek amacıyla pozitif bilimlerin yükselişinin de katkısıyla ortaya çıkmıştır. Sosyoloji Platon’un Devlet adlı yapıtında da yapılmıştır, Platon’un ideal devlet anlayışı sosyolojinin ilgisi dışında değildir bizzat onu ilgilendiren bir şeydir. Fakat sosyolojinin bilim olduğu dönemlerde devrim sonrası feodalitenin düşüşüyle toplum farklı bir karakter kazanmaya başlamış, toplumda güç sahibi olan ve toplumu yöneten kurumlar değişmiştir. Bu durumda da toplumun yapısını kavrayabilmek ve ona göre bir düzen oluşturabilmek adına toplumun işleyişi hakkında daha kapsamlı bir bilgiye ihtiyaç duyulmuştur. Hal böyle olunca toplum bilimi dediğimiz sosyoloji ortaya çıkmıştır. Fakat unutmayalım ki aslında sosyolojinin incelediği birçok şeyi bilim olarak ortaya çıkmadan önce de filozoflar, iktisatçılar, ekonomistler ve tarihçiler de inceliyordu. Pozitif bilimlerin yükselişiyle birlikte bilimler arası ayrışmalar meydana gelmiştir. İnceleme alanları birbirinden ayrılmış ve bilim dallarına dönüşmüşlerdir. İbn Haldun’un düşüncelerinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
İbn Haldun ne monist ne de düalist bir bilim anlayışına sahiptir o bütüncül bir bilim anlayışına sahiptir. Modern sosyologlardan farklı olarak o temel bir töz arayışında değildi, umran olarak tanımladığı yapıyı tüm hatlarıyla kavramak ve tanımlamak amacındaydı. Mukaddime eserinde yeni bir bilim ürettiğinin farkındalığıyla ‘umranbilim’ olarak adlandırdığı yeni bilimi farklı bilimsel yaklaşımlar ile harmanlayarak bütüncül bir perspektifle toplumun durumu ve gidişatı hakkında genel yasalara ve ilkelere ulaşmıştır (Canatan, 2019). Onun bu yaklaşımı kitabın temel sorusuna cevap verir nitelikler taşımaktadır.
İbn Haldun’un toplumu anlamada kullandığı yöntemler onun sosyal bilimlerde yeni bir çıkış olabileceğini göstermektedir. Çünkü Mukaddime adlı eserinde ilm-i umranın temel gayesini, yöntemini ve ilkelerini açıklarken aslında sosyal bilimler ansiklopedisi yazmaktaydı. Modern sosyoloji biliminin doğuş sebepleri ve doğduğu ortam göz önünde bulundurulduğunda, çağdaş batı sosyolojisi, modern topluma ve kent toplumuna odaklanmaktadır. Premodern toplumları incelemeyi antropoloji bilimine bırakmıştır. Batılı bilim anlayışı çerçevesinde bilimlerin birbirlerinden ayrışmaları, İbn Haldun’u batılı sosyal bilim anlayışından ayıran en temel özelliklerinden biridir. Ayrıca modern bilimler tarihi ilerlemeci bir perspektiften okurken, İbn Haldun döngüsel tarih anlayışını benimsemiş; umranın doğası gereği bir insan gibi doğup gelişip öldüğünü savunmuştur.
Burada amacımın, batılı sosyal bilimleri yermek olmadığını açıkça belirtmem gerekiyor. Yaptığımız inceleme neticesinde yazarın neden İbn Haldun’un bizlere Batı - Dışı bir sosyal bilim imkânı sunduğunu düşündüğünü aktarmaya çalışıyorum. Modern sosyolojinin kendine belirlediği sınırlar ve bakış açıları onun tek başına bir düşünce etrafında şekillenmesine olanak tanıyor. Demek istediğim, bir bilim oluşturuyorsanız onun inceleme nesnesini belirlemeniz gerekmektedir. Bunun yanında yöntemini ve amacını da belirlemelisiniz. Sosyoloji biliminde toplumu anlamlandırmaya çalışmak için toplumun özünde ne olduğunu belirleyemeden o toplumun yapısını bizatihi kendi içerisinde gözlemleyemeden, bilim insanları toplumu incelemeye kendi oluşturdukları ve akıl yürüttükleri bir perspektiften bakarlar. Belirli bir ontolojik temelden hareket ettikleri için dogmatizm etkisinde kalmama ihtimalleri oldukça düşüktür. Modern/çağdaş sosyoloji biliminin kendi içerisindeki ekolleri de şekillenen bakış açılarından oluşmaktadır. Kimileri Marx gibi ekonomi ve madde temelli bir toplum izah ederken, kimileri Max Weber gibi anlamcı sosyoloji perspektifinden toplumu izah edebilir. Kanımca her geleneğin haklı olduğu noktalar vardır. Fakat burada sorun yaratabilecek olan nokta, indirgemeci olmaktan kaçınamamalarıdır. Belli bir görüş açısına sahipseniz her nesnenin temelini o bakış açısına dayandırmanız kaçınılamaz bir gerçektir. Pozitivizminde güçlenmesiyle bilimlerin bu tür perspektifler kazanması ve bunları tek tek kendi içerisinde incelemeye sokması tamamen yanlış denemez, çünkü durum böyle olunca incelemelerimizi daha derin yapabilir hale geliyoruz. Ancak yanlı ve indirgemeci olmaktan kaçınamıyoruz.
İbn Haldun tüm bu indirgemecilikden uzak, bütünleştirici ve kolektif bir bilim üretimindedir. O toplumun gidişatını ve temellerini anlamlandırabilmek ve çözümlemek için tüm sosyal bilimlerden faydalanmaktadır. İbn Haldun Mukaddime eserini yazarken tarih bilimini düştüğü yanılgıdan kurtarmak istemektedir. Eserin yazıldığı dönemde İbn Haldun tarihin zahiri tarih olduğunu, tarihçilerin ancak umranın doğasını anladığında düştüğü yanılgıdan kurtulabileceğini savunmaktadır. Peki umran nedir? Umran, toplumsal yaşamı ve bu yaşamın farklı biçimlerini (bedevilik ve hadarilik) ifade etmektedir (Canatan, 2019). Umranın doğasını anlamak içinde ilk önce tarih ve coğrafyadan faydalanmış daha sonra siyaset bilimi, kültürel antropoloji, ekonomi gibi birçok alandan faydalanmıştır. Bu noktada, sosyolojinin ilgilendiği, kentleşme sorunu, eğitim sorunu, eşitlik sorunu gibi tek tek ele alınan olgusal sorunlara, İbn Haldun modern sosyologlar gibi cevaplandırmayacaktır. O ‘değişim’i temel alıyordu. İlm-i Umran’ı kurarken bedevi toplumdan hadari topluma geçişi ve bu bağlamda değişimi esas almıştı. Değişimi esas alırken makro bir perspektiften bakmamız gerekmektedir. Çünkü değişim doğası gereği geçmiş ve bugüne hâkim olmamızı gerektirir fakat bunu mikro düzeyde olayları tek tek inceleyerek ele almaktansa makro düzeyde topyekün yapar.
Çağdaş sorunları değişimden bağımsız ifade etmek eksik olacaktır. Modern sosyolojinin incelediği konulara ‘değişim’ faktörüyle bakılması yeni İbn Haldunculuğun çerçevesini oluşturmalıdır. Kadir Canatan, İbn Haldunun geliştirdiği ‘umranbilim’i kitabında en ince ayrıntılarıyla inceleyip bizlere aktararak yeni bir bilim anlayışını umranbilim ile geliştirebileceğimizi ve İbn Haldun’un öğretilerini, bakış açısını, ‘değişim’ faktörüyle birlikte günümüzün araştırmalarını izah edebileceğimizi anlatmak istemektedir.