Puan vermedi·423 syf.····Okunma: 11 Aralık 2023 00:13 Handan İnci Kara Kitap’ı (Yeniden) Okumak İçin 25 Neden adını verdiği yazısının birinci maddesinde şöyle demiş: “Calvino’nun da dediği gibi ‘klasikler, insanların yeniden hiçbir zaman okuyorum demedikleri, genellikle yeniden okuyorum dedikleri kitaplardır.’ Kara Kitap’ı yeniden okumaya zaten ilk okumanın sonunda karar vermişsinizdir.” Kitabı bitirdiğimde tam olarak böyle düşünüyordum. Şimdiye kadar okuduğum hiçbir Orhan Pamuk kitabına benzemeyen bir romanı bitirmiştim. Çok sevmiş ama aynı zamanda kafamda bir dolu soru işareti kalmıştı. Belki de bu soru işaretlerini gidermeye başlamanın bir yolu kitabı yeniden okumak olacaktı. Fakat öncelikle kitabın derinliklerde saklanan incelikleri öğrenmem gerekiyordu. Bu konuda şanslıydım çünkü sadece bu roman adına düzenlenmiş birden fazla inceleme kitabı vardı. İlk işim bu kitapları alarak, kitabın labirentvari yapısı içinde çıkış yolunu bulmak için okumaya başlamak oldu.
1980’lerin İstanbul’unda Galip uyandığında karısını evde bulamaz. Bir bakar ki karısının üvey kardeşi ünlü köşe yazarı Celal de ortalıklarda yoktur. Karısı Rüya’dan geriye sadece on dokuz kelimeden oluşan yeşil mürekkepli kalemle yazılmış bir not kalmıştır. İşte böyle başlar Galip’in İstanbul sokaklarındaki kendini bulma –ya da başkası olma- yolcuğu.
Sanki polisiye bir romanmışçasına başlıyor Galip’in yolculuğu. Ama yazarın soruları “katil kim?” demekten daha derinde saklı. Kesip biçilmiş parçaların kolaj şeklinde bir araya gelmesiyle oluşturulmuş Dadaist etkiler taşıyan bir roman Kara Kitap. Galip’in bakış açısından okuduğumuz her bölümün sonunda Celal’in köşe yazılarını okuyoruz. Ki bence Kara Kitap’ı Kara Kitap yapan bu köşe yazıları. Her yazıda farklı konulara yer veriliyor. Mevlana-Şems arasındaki gizli ilişki, Bedii Usta’nın mankenleri, Alaaddin’in dükkânı, Boğaz’ın suları, Hurufilik, Şehzade’nin hikâyesi… Bu köşe yazılarını okumaya başladıkça Orhan Pamuk’un Doğu-Batı anlatı geleneğindeki parçaları nasıl ustalıkla bir araya getirdiğini anlamaya başlıyoruz. Özellikle Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı ile Galip-Rüya arasındaki benzerliğin tesadüf olmadığını fark ediyoruz. Galip’in isminin Galip olması ya da Celal’in isminin Mevlana Celalleddin Rumi’den gelmesi zekice yapılmış tercihler. Hüsn ü Aşk’ın yanında Binbir Gece Masalları, Mantıku’t-Tayr, Mesnevi, İlahi Komedya, Karamazov Kardeşler gibi birçok esere farklı şekillerde yer verildiğini görüyoruz.
Postmodern edebiyatta metinleri meydana getirenlerin daha önceki metinler olduğu düşüncesi hâkimdir. Köşe yazarımız Celal de aynı bu düşüncededir. Ortadan kaybolduğu süre boyunca eski yazıları gazete döner durur. Bunun üzerine Galip, onun yaşadığı dairede kalmaya başlayarak zamanla Celal gibi davranmaya, düşünmeye hatta yazmaya başlar. Onun gibi olmaya başladıktan sonra şunu fark eder: Aslında Celal’in neredeyse her yazısı pek çok ünlü eserin kendince uyarladığı şekli gibidir. Özellikle bunu Mevlana’nın Mesnevi’sinden yararlanarak yapar. Galip’in bunu fark etmesi üzerine roman başka bir yöne evrilmeye başlar. Artık meselemiz Celal’in ve Rüya’nın nereye kaybolduğu değildir. Celal’in yazılarındaki esrarı fark eden Galip’in Celal olma yolundaki ilerleyişidir.
Berna Moran şöyle diyor:”Roman, birbirini izleyen bir olaylar dizisinden çok birbirini çağrıştıran benzer öykülerin, kişilerin, olayların, kent haritalarının sergilendiği bir albümü hatırlatır insana.” Gerçekten de öyle. Belki de romana girerken bu yüzden zorlanıyoruz. Keskin sınırlarla çizilmiş, akıp giden bir olay örgüsü olmadığı için çağrışımları yakalayabilmek okuyucuyu başlangıçta zorluyor. Ancak bir noktadan sonra kitabın lezzetini tatmaya başlayınca iyi ki kitaplar var, yazı var, edebiyat var diye düşünüyor insan.