"Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum." (Sf. 110)
Peyami Safa, övgüleri hak eden, eşsiz bir kaleme sahip usta bir yazar. Eserini okurken hayran kalmamak elde değil. Benzetmeleriyle insanın gönlünü fethediyor. Cümleleriyle zekasını ve yeteneğini öyle ustaca ortaya koyuyor ki insan okurken heyecana kapılıyor. Ne büyük bir yetenek! Bu eseriyle en sevdiğim yazarlar arasındaki tahtına kuruldu Peyami Safa. Lakin bizim alkışlar ve övgülerle ona tacını giydirmemiz gerekirken o bizi eserleriyle taçlandırıyor. Üslubuna öylesine tutuldum ki son sayfaya geldiğimde bir burukluk hissettim. Birçok cümlesini defalarca okudum, okudukça hayranlığım arttı. Akşamın bir hastane odasına çöküşü ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi:
"Hep gittiler. Yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar hiç tanımadığım yabancı bir akşam giriyor. Gittikçe artan karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni daha yalnız bırakıyor. " (Sf. 96)
Çocuk yaşta sağ kolunda kemik veremi baş gösteren Peyami Safa, bu hastalığın üzerindeki etkisini "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" ile bize öyle güzel bir üslupla aktarıyor ki eserin esiri oluyor insan. Bu yönüyle otobiyografik bir özellik taşıyan eser, insanın ruhunu ele geçiriyor ve onu hastane köşelerine savuruyor acımasızca. İnsan korkuyor yapayalnız kaldığı o hastane odasının kapısını aralamaya:
"Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felaketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum." (Sf. 96)
Ve hastanenin duvarları bir canavar gibi görünüyor gözümüze. Canlanmış üzerimize geliyor sanki. Çığlıklar atıyoruz belki de: dışımızdan değilse de içimizden bağırıyoruz korkuyla:
"Denizde, çıplak vücudumu saran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum." (Sf. 99)
Biz her şeyi anladığımızı iddia etme hakkına sahip değildik. Çünkü hasta değildik. Ve bu eser bize şükretmemiz için bir neden sunuyor aslında. Sağlık her şeydi bir insan için. Değerini anlamak için illa hasta olmayı beklememiz mi gerekiyordu? Peyami Safa'nın bu eserini okumak yetmez miydi?
"Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler." (Sf. 111)
Büyüklerimizin de dediği gibi "Allah kimseyi hastanelere düşürmesin ama onsuz da etmesin."
Eseri okuyalım diye değil, yaşayalım diye yazmış yazar sanki. Bu kitap Peyami Safa'nın bizi çocukluğunun o ruhsal alemine bir daveti olarak görülmeli belki de. Bizi zihninin karanlık dehlizlerinde bir gezintiye çıkarıyor açık yüreklilikle. O dönemde içine düştüğü karanlık duyguların uçurumuna çağırıyor. Ve o uçurumun kıyısında gezinirken bir yandan korkuyu iliklerimize kadar hissediyor diğer yandan karamsarlığa kapılıyoruz. Ama her şeyden öte bir hastalığın çocuk kalbinde açtığı yaralara ve acılara yakından tanıklık ederek sağlığımızın değerini anlıyoruz. Ve biz bu eserle onları anlamaya yaklaşabilirdik kendimizce ama ne kadar da az anlayacaktık!
"Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!" (Sf. 112)
Yazarın diğer eserlerini de okumak için sabırsızlanıyorum. "Ve inanıyorum ki bir insan ne kadar çok kitap okursa okusun Peyami Safa okumadığı sürece eksik kalacaktır!" diyebileceğim kadar etkisinde kaldığım bir eserdir. Okuyun ki yaşayasınız! Yaşayın ki sağlığınızın değerini anlayabilesiniz!
Eserden inciler:
"...yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum." (Sf. 51)
"Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der." (Sf. 52)
"Herkes yalandan nefret eder ve yalan söyler, ben herkesten fazla nefret ediyorum ve herkesten az yalan söylüyorum." (Sf. 54)
"... mizacıma zıt ihtarlar yapan doktorlara kızıyordum bile: Hepsinde aynı kusuru buluyordum: Tedavilerinde hastanın psikolojisine yer vermemek." (Sf. 94)