Puan vermedi·396 syf.··
2023 10. kitabı
·
58 günde okudu
·
Okunma: 28 Aralık 2023 22:12
Geçen haftalar sonrasında bu kitabı elimden bırakırken yaptığım ilk şey derin bir nefes vermek oldu. Ruhumdaki karmaşa sanırım bunun en büyük sebebi olabilir. Kitabın sandığımdan daha da derin anlamlar taşıdığını görmek beni sandığımdan da çok yordu. Uzun, yorucu, sorgulatan, yıpratıcı bir yolculuktu anlayacağınız benimki. Kitap kısaca yazarımız Edward Morgan Forster'ın 1924 yılında yazdığı ve Hindistan'ın İngiliz sömürge dönemine eleştiri getiren bir romanıdır. Ancak, eser genel olarak Britanyalılar ile Hindular arasındaki kültürel ve toplumsal çatışmaları, anlayış eksikliklerini ve iletişim zorluklarını ele alıyor. Eser, İngiliz toplumundan gelen bir grup karakterin Hindistan'daki yaşantılarını ve bu toplumlar arasındaki etkileşimleri inceliyor. Çeşitli kültürler arasındaki çatışmaları ve karşıtlıkları vurguluyor, aynı zamanda kişisel özgürlük, bağımsızlık ve empati gibi temaları işliyor. Basitçe böyle özetlemek elbette yeterli değil çünkü kitabın taşıdığı sembolik anlamlar oldukça fazla ve temanın bütününde tamamen bunların yattığı söylenebilir. Anlamak için kendimi bir hayli zorlamama sebep olan Marabar Mağaralarından mı ekolardan mı yaban arılarından mı ya da sadece Hindsitan'dan mı konuşsam bilemiyorum ama beni en çok etkileyen yer Marabar mağaralarından bahsedebilirim. Yazar gerçekten çok farklı bir yazar. Bunu eminim birçok yazar için söyleyebiliriz ve eminim ki kitapları zor okunan birçok yazar zaten var ama Forster'ın bana yaşattığı zorluk çok bambaşkaydı diyebilirim. Bir kere eserin taşıdığı sembolik anlam ve görünürde taşıdığı anlam yani mesaj biraz farklı. Bu kitabı ilk kez okuduğumda aslında burada şu anlatılmak isteniyormuş denilen birçok yeri görmediğimi, yazarın kulağımıza fısıldadıklarını hissetmediğimi fark ettim. İngiliz karakterler ve Hint karakterler. Görünürde birbirleriyle anlaşamayan ve asla anlaşamayacak olan iki karşı taraf. Biri diğerinin yaşam alanını gasp ediyor, bir varlığı yok etmeye çalışıyor, bir benliği ötekileştirmeye onun aidiyetini yok etmeye çalışıyor; biri kendini bunca fiziksel ve psikolojik ataktan korumaya ve buna karşı savaşmaya çalışıyor. İlk okuduğumda bunları hissettim ben de elbette. Zor bile değildi bunu hissetmek. İngiltere'nin tarih sahnesinde pek de masum olmadığını tarih okumayan insanlar bile bir yere kadar bilirdi ne de olsa. Mrs. Moore gibi bir karakter okudum ve bir pişmanlık, bir yıkılma, bir patlama, bir farkındalık gördüm o sayfalarda. E. M. Forster besbelli kendi ülkesinin yaptığı ve yapacağı eylemleri eleştiriyordu. Bunu kendi açısından Mrs. Moore'a yansıttığını düşündüm(yazarın, 3. kişi ile yazılmış olmasına rağmen olaylara birçok yorum getirdiğini görüyoruz) çünkü kadın Marabar Mağaraları'na girdikten sonra büyük bir farkındalık ve hayata karşı hissizlik duymaya başlamıştı ama işin anlaşılmaz kısımlarından birisi de olayları bazen kimin açısından gördüğümüzdü: yazarın mı yoksa karakterin mi? Dediğim gibi kitabın asıl anlatmak istediği elbette bundan çok da uzak değil ama tamamıyla bu da değil. Bunu ikinci kere kitabı daha farkında olarak okuduğumda anlamaya başladım. Öncelikle yazar esere çok fazla karışıyordu, yani elbette karışacak zaten o yazmıyor mu diyebilirsiniz ama söylemeye çalıştığım bu değil. Yazar olayları sadece anlatmıyor kendisi de hissettiklerini söylüyordu kitapta. Bazen kim konuşuyor, kim hissediyor diye çok hissettiğim oluyordu, bu başlı başına bir belirsizlikti zaten. Karışıyorsunuz ve bunu siz karışın diye bilerek yapmış besbelli. Üç kısmın kendi içinde taşıdığı sembolik anlamları ikinci okumamda daha iyi anladım. Cami ile başlıyoruz, mağaralarla devam ediyoruz ve tapınakla bitiriyoruz. Yazar birçok açıdan okumamız için farklı pencereler yaratmış diyebilirim, bunu birçok kitapta zaten görürüz ama bu kitapta halihazırda bizi karmaşıklığa iten bir anlatım dili varken, söylediğim gibi birçok pencereden esere yaklaşmak hayli vaktimi aldı. Hikayenin ne anlattığını biliyorduk evet, sosyokültürel olarak da sömürgeciliğin bir resim olarak sunulduğu zaten ortadaydı ama hikayenin odağında olan ve beni bir hayli gerilime sokan ikinci kısmın elbette gerektirdiği bir psikolojik bakış açısı vardı tüm kitabın gerektirdiği gibi. Kitabı her açıdan incelemek saatler ve sayfalar alır ve elbette bunu yapabilecek bir noktada değilim ama sadece ikinci kısmın bile bana hissettirdikleri kitabın asıl amacının baştan beri hissettirmeye çalıştığı şey olduğunu gördüm. Marabar Mağaraları. Zaten kitaba da onunla başlamıyor muyuz? "Marabar Mağaraları dışında Çandrapur'un olağanüstü bir yanı yoktur." Ah dünyanın bu karmaşası... Yazarımızın zaten bize bas bas bağıran şeyi başta bize göstermiş olduğunu görmüş oldum. Bir belirsizlik sembolüydü mağaralar. Evrenin koca belirsizliğini gözümüzün içine soktu adeta. Mrs. Moore ile geçirdiğim o anlar bana birçok şey sordurdu onun gibi. 'Yaşadığımız birçok şeyi, tanımladığımız bazı terimlerin neden var olduğunu, yoksa onlara bir sürü farklı anlam yüklemeyi bizim mi istediğimizi sorguladığım anlar oldu. Bir sonuca elbette ulaşamadım, kafamda belirsizlik taşıyan birçok noktayı iyice derinleştirmeye yardımcı oldu sadece. Zaten amaç bu değil miydi? Bu hayatın koca bir belirsizlik olduğunu, kimler kimler çözemedi biz de çözemiyoruz dedirttiğini bir daha anladım. İnsanlar bir bütün olabilir mi? İklimler bile mi bizi ayırıyor? Doğayla bile uyum sağlayamıyor muyuz? Daha gerçeklik ve kendi kafamızda yarattıklarımızı bile ayıramıyor muyuz? Neden olduğumuz yerdeyiz ve neyin bir parçasıyız? Bu soruları ceplerime doldurdum ve onların ağırlıklarıyla yola devam etmeye çalışıyorum. Sadece bir kelime söylesem 'bilmiyorum' olurdu bu kitabı okuduktan sonra. Ama bu kısım kitabın incelenebilecek sadece bir kısmı. Ekoların yansıttığı o tansiyon, Adela'nın Aziz'i suçlaması, Fielding'in ortadaki o duruşu, insanların birbirlerine karşı girdikleri o atak halinde havanın bu denli sıcak ve bunaltıcı olması, Cami bölümünde güzel şeyler olabilir her şeye rağmen deyip mağaralara adım atar atmaz boğulmamız, her şey olup bittikten sonra o son bölümde hepimizin nefeslerini vermesi, yağmurun kirlerimizi temizlemeye çalışması... Sadece bunlar benim aklıma gelenler. Yazarı araştırdığımda agnostik birisi olduğunu öğrendim. Kendi karmaşıklığının esere harika yansıdığını fark ettim. Koskoca Hindistan... Kültür kazanı. Tüm insanlık. Ve insan varsa mevzu bahis; karmaşa. Bu kitap bana birçok şey hissettirdi ve eminim hissettirebileceği ve ileriki yaşlarımda okuduğumda alacağım tat ve çıkarmam gereken birçok mesaj olduğuna da eminim. Kitabın belki de havada toz kadar yer kaplayan bir kısmını anlayabildim şimdilik. Umarım beni daha karmaşaya sürükleyeceği günler de gelir. Bu kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ederim. Çok bambaşka, karmakarışık, hem iyi hissettiren hem kafanızı karman çorman eden yönleriyle kesinlikle üstünde konuşulması, düşünülmesi gereken bir kitap. Odak biziz çünkü. Odak hep biz ve şu koca dünyaya sığamayışımız.
İnsan ve Toplum
Hindistan'a Bir GeçitE. M. Forster · İletişim Yayınları · 2013386 okunma
·
334 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.