"Bence insan bir inanç sahibi olmalı ya da bir inanç aramalıdır kendine. Yoksa yaşamı boştur, bomboş... Yaşamak ve turnaların neden uçtuğunu, çocukların neden doğduğunu, yıldızların neden gökte olduğunu bilmemek... İnsan ya neden yaşadığını bilmeli, ya da her şey saçma." (Sf. 46)
İnanç yoksa her şey anlamsız değil mi? İnancı olmayan bir insanın yaşamak için ne gibi bir sebebi olabilir ki? İnsan hayata sadece bir çift gözle bakmamalı, kalbiyle de görebilmeli bazı şeyleri. Gözlerimiz bir ağaca veya bir çiçeğe değdiğinde kalbimiz onun minik bir tohumdan filizlenip büyüdüğünü görebilmeli. Doğanın kendisinin hayattaki en büyük sanat eseri olduğunu bilmeli insan!
Gelelim asıl konumuza. Öykü denilince belki de aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Çehov, tiyatro eserleriyle de övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Ben Çehov serüvenine tiyatro eserlerinden "Vişne Bahçesi" ile başladım ve "Altıncı Koğuş" öyküsü ile devam ettim. Sonrasında tiyatro eserlerinden "Vanya Dayı", çok sevdiğim bir öyküsü olan "Kara Keşiş" ve son olarak yine bir tiyatro eseri olan "Üç Kız Kardeş" kitaplarını okudum. En sevdiğim eseri ise "Altıncı Koğuş" oldu ve hep de öyle kalacakmış gibi bir his var içimde. Beni çok etkileyen, severek okuduğum bir eserdi. Lakin konumuz o değil ne yazık ki. Konumuz bu edebiyat dehasının "Üç Kız Kardeş" adlı tiyatro eseri.
Rus Gerçekçiliği denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Çehov, bizi bu eseriyle 20. yüzyıl Rusya'sına götürüyor ve kendimizi ayrıcalıklı sınıfın inişe geçişiyle yüzleşme çabası içinde buluyoruz. Daha doğrusu aristokrat Prozorov ailesi yüzleşiyor ve biz de kendilerinin yakın şahitleri oluyoruz. Olga, İrina ve Maşa, Moskova'da büyümüş fakat 11 yıldır küçük bir taşrada hayat sürmeye çabalayan fakat Moskova'nın özlemiyle yanıp tutuşan üç kız kardeştir. Her an Moskova'ya dönüş hayalleri kuran kız kardeşler bunu dile getirmekten geri durmaz ve derin iç çekişleriyle Moskova diye sayıklar eser boyunca. Üçünün de en büyük ortak noktası istemedikleri bir hayatı yaşamak zorunda oluşlarıdır belki de. Hayaller ve hayatlar dediğimiz şeye en güzel örneklerden biri bu eserdir diyebilirim. Eseri okurken istemedikleri bir hayata sıkışıp kalmış bu kız kardeşlere o kadar üzüldüm ki onlarla birlikte Moskova'ya dönüş yolunu gözler oldum.
"Moskova'da bir restoranın büyük salonunda oturursun, kimseyi tanımazsın, seni de kimse tanımaz. Ama yine de yabancılık hissetmezsin. Burada herkesi tanırsın, herkes seni tanır. Ama yine de yabancısın... Yabancı... Ve yapayalnız..." (Sf. 37)
İstemediği bir işte çalışmak ne kadar zordur bir çoğumuz biliriz. Ülkemizde kaç kişi sevdiği işi yapıyor? Bir şekilde bir çoğumuz istemediğimiz bir hayat biçiminin içine sıkışıp kalıyoruz ne yazık ki. İrina, düşlediğim şeyle, şiirle, düşünceyle ilgisi olmayan bir çalışma, diye yakınırken ruhum kaç parçaya bölündü ben bile bilmiyorum. Bütün bu acıların ve kederlerin içinde yapmaları gereken tek şey ise yaşamak ve çalışmaktır.
"İnsan emek harcamalıdır. Kim olursa olsun, öylesine çalışmalıdır ki terler aksın yüzünden." (Sf. 5)
İrina, çektikleri acıların gelecek kuşaklar için sevince dönüşeceğine, onlara mutlu bir yaşamın kapılarını açacağına inanır. Onun geleceğe umutla bakışı yüreğimi bir parça daha sızlattı. Kendileri için olmasa da gelecek kuşaklar için, torunları için, belki 200, 300 yıl sonra refah içinde, mutlu bir geleceğin olacağına bütün ruhuyla inanır. Sizce de fazla iyimser değil mi bu düşler? Ben kendi adıma maneviyattan uzak, sevginin, saygının hızla azaldığı ve yok olmaya yüz tuttuğu şu çağda geçmişe özlem duymakla fazlaca meşgul olduğumdan olsa gerek geleceğe dair bir umut besleyemiyorum. Her geçen gün daha da kötüye gidişimizi ve kendi felaketimize doğru çığ gibi büyüyerek yuvarlanışımızı acıyla izliyorum. Onun bu iyimserliğini de asla gerçekleşmeyecek bir düşten ibaret görüyorum. Gerçek şu ki; yaşanan acılar hiç tükenmeyecek. İnsanlar bir gün yaşamdan ayrılacak, unutulacaklar lakin acıları nesilden nesile aktarılacak. Çünkü acılarda yaşamın bir parçasıdır. Yaşam her bir duyguyla birlikte bütünü oluşturur. Bu ne 100 yıl, ne 200 yıl, ne de 300 yıl sonra değişmeyecek ve insan var olduğu sürece acılar da, mutluluklar da var olacaktır. Ne diyordu Halil Cibran?
"Sevinç ve keder birlikte gelir; biri sofranızda sizinle otururken, unutmayın, diğeri yatağınızda uyumaktadır."
Sonuç olarak bir solukta okuyabileceğiniz, çevirmenliğini Ataol Behramoğlu'nun yaptığı, dokunaklı bir tiyatro eseri. Modern tiyatronun kilometre taşlarından biri. Çehov mutlaka tanışmanız gereken bir edebiyat dehası. Başta "Altıncı Koğuş" olmak üzere şimdiye kadar okuduğum ve muhtemelen okuyacağım bütün eserlerini tüm kalbimle tavsiye ediyorum. Şimdiden keyifli okumalar.
"Zaman geçecek, bizler de sonsuzca ayrılıp gideceğiz yaşamdan. Yüzlerimiz, seslerimiz, kaç kişi olduğumuz, hepsi unutulacak." (Sf. 115)
Eserden İnciler:
"Bize ciddi, önemli, hem de çok önemli görünen şeyler, gün gelecek unutulacak ya da önemsiz görünecek." (Sf. 15)
"Yaşam ezecek, boğacaktır sizi. Ama yine de büsbütün yok olmayacaksınız, mutlaka bir iz bırakacaksınız." (Sf. 20)
"Yaşama yeniden, ama bu kez bilinçli olarak başlanabilseydi! Yaşamış olduklarımız, hani derler ya, taslak, öteki de onun temize çekilmişi olsaydı, ne olurdu acaba? Sanırım her birimiz, her şeyden önce, yaşamış olduklarımızı bir daha yaşamamaya, ya da hiç değilse, kendimize bambaşka bir yaşama ortamı, ne bileyim, söz gelimi, böyle çiçeklerle dolu, aydınlık bir ev yaratmaya çalışırdık..." (Sf. 21)
"Benden sana öğüt: Şapkanı başına koy, bastonunu eline al ve ardına bakmadan çek git burdan. Ve ne kadar uzağa gidersen, o kadar iyi." (Sf. 100)
"Boşa gitmiş bir yaşam... Hiçbir şey gerekli değil bana artık. İşte kendimi toparlıyorum... Hiçbir şeyin önemi yok benim için..." (Sf. 111)