Doğduğumuz andan itibaren aileden aldıklarımızla bir döngü oluşturuyoruz hayatımızda. Sevildiysek ya da sevilmediysek, okuyacağımız okulu, evleneceğimiz insanı ya da hayata dair başka şeyleri seçebildiysek ya da seçemediysek, bunların hepsi o döngüye dahil oluyor. Bir bakmışız mutsuz ve tekrarlardan oluşan bir zincirin içinde sıkışıp kalmışız. Tamam belki hepsi bizim seçimimiz değildi ama neden gitmedik? Toplum baskısı mı, bilinçaltına yerleştirilen aile kavramı mı, kan bağı mı, vicdan mı, sevgi mi?... Nedir bırakamadığımız?
En çok bu soru aklıma takıldı ve bazı cevaplar da buldum okurken ama yazarın kitaptaki aileye tuttuğu ayna daha birçok şeyi gösteriyor ve sorgulatıyor. Kimbilir belki biz sadece gidebilme ihtimalinin hayalini tercih ediyoruzdur. Kalalım ya da kalmayalım ama yalanlar olmasın. Kan bağınız da olsa, en yakınınız da olsa kimsenin içini net görmek mümkün değil. Sadece aynaya yansıyan görüntü kadarını biliyorsunuz. Ama yalanlar, sırlar aynanın arkasında üst üste binip bambaşka bir acı oluşturuyor. O yüzden söylemek mi daha iyi diye düşünüyor insan, söyleyelim bilsinler... Ethem in dediği gibi önce bulansın ki sonra duralabilsin o su.
Yaşlı ve hasta bir baba, evli ve çocukları olan üç oğul. Her haftada bir gün, oğullardan birisinin evinde toplanıyorlar. Ve biz kitabı okurken her bir karakterin kendi bakış açısından iç dünyalarını dinliyoruz. Aile tanıdık, özellikle bizler ve bizden önceki nesil anlatılıyor. Ve bazı detaylar zamansız. Mutlaka bir ucunda kendinizi de görüyorsunuz.
Aileye, önyargılara, seçimlere ve illaki sevgiye dair, çok anlamlı, düşündüren bir roman. Yazarın kalemi zaten tartışılmaz ama tanışmayanlar da vakit kaybetmemeli, kesinlikle tavsiyemdir.