Ne kadar çok eser okursak okuyalım daima birtakım muammalar ile kitabın kapağını kapatmış oluruz. Elbette bunun üzerine ne kadar kafa yorduğumuz, bir kitabı ne amaçla okuduğumuz veya özellikle kimin eserini seçtiğimiz gibi birtakım hususları da dikkate almak önemlidir. Ancak bu yazıda benim değinmek istediğim bu hususlardan çok aklımızda daima soru işareti ve tatlı birer bilmece olarak kalacak şeylerdir. Genelde arka plana atılan şeylerdir anlayacağınız..
Okuduğumuz her bir yazarın hayal âlemini düşündükçe aslında ne gibi zorluklarla mücadele ettiklerini daha iyi anlamış oluruz. Gelin düzensiz ve basit bir mantıkla neticeye ulaşalım: Sayfalarını çevirip sonucuna ulaştığımız, elle tutulur nesnelere kitap diyoruz. Belli bir numaralandırmaya sahip türlü bölümleri bulunur bu kitapların. Oluşturan kişilerinse belli bir yaşa ve tecrübeye sahip olduklarını, bu tecrübelere dayanarak kimi gerçek kimi kurgu anlatılar yarattıklarını biliyoruz. Özellikle bu noktaya dikkat kesilmek gerekir çünkü yaratılan şeyi umursamaktan daha mühim olanı, onun yaratılma sürecinde geçirdiği dönüşümdür; yaratıldığı esnada kullanıldığı özdür mühim olan. Çünkü ona hayat veren de bir düşünceyi okuyucuya katan da o özdür. Bizler bu dönüşümün sonunda ortaya çıkan neticeyi tutuyoruz elimizde; kimi edebî bir zevke ulaşmak için kimiyse bir düşünce âlemine dalma gayesiyle.
Peki, onu yaratanı ne kadar merak ediyoruz? Doğup büyüdüğü evi, hangi sokaklarda nasıl bir ruh halinde dolaştığını, hangi mahallenin neyi meşhurmuş, neyiyle lanetlenmiş, kimi çok sevdiği hâlde kaybetmiş şu an taşı bile bulunmayan o virane evde? Sahip olduğu kültürün ne kadarını taşımış kendi içinde, ne kadarını katabilmiş yazdığı eserlerine? Hangi karakterini kendi gerçekliğinden birebir yaratmıştır, hangisi sahte? Niçin geçmişindeki küçücük bir detay, kalemini eline aldığında zehirli bir imtihana dönüşür yazarın içinde? Neden kendini katmadan bir dünya oluşturmak mümkün değildir kitapların dünyasında?
Şahsen ben, anı ve günlüklere cevabı belli belirsiz onlarca soru için değer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki içinden çıkılamaz gibi görünen bu anlamlı anlamsız birçok soru içinde, ulaşacağımız bir yolun olduğuna ve buna 'kendi hayatım' diyebileceğimizi düşünüyorum. Bir gün hepimiz çocuk olmuştuk ve çoğumuz bir yerlerden kayıp düşmenin ne kadar acı verdiğini, bizi korkudan neredeyse bayıltacak karanlık sokaklardan yürüme zorunluluğunu, bir köpeğin arkamızdan gelip canımızı alma tehlikesiyle çocuk yüreğimizi nasıl hoplattığını bilerek büyüdük. Ancak sadece bazılarımız bunları hatırlama ve zamanı geriye alıp düşünme gerekliliğini kendinde bulabildi. Artık günümüz insanı, kendi geleceğinin bile belirsiz olduğunu düşünerek geçmişini öldürmüş durumda hayatını sürdürüyor. Bu yüzden kimi kitapların, tatlı bir çocukluk heyecanı olarak nitelendirdiğim bu kitap gibi yazıların, okunması gerektiğini düşünüyorum. Yazarın üslup ve teknikteki başarısını eleştirmenin gerekli olup olmadığına elbette sizler karar verin. Ancak ben verdiği hissiyat ile kendi çocukluğuma küçük de olsa bir dönüş yapmanın, aynı veya benzer durumları birebir yaşamış olmanın tatlı tesadüfüyle kitabımı rafa kaldırmayı ve hatırladıkça yüzümdeki gülümsemeyi, yazarın tekniğinden daha değerli buluyorum. Varsın yetersiz olsun sözleri, imlâsı ya da ifade etme şekli. Kitabının sonunda yazarın da belirtmiş olduğu gibi:
"Bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar belki de hiçbir cevap vermeye lüzum görmem. Arzu ettim, yazdım. Diyelim ki bu da bir nevi çocukluktur."
Ömer'in Çocukluğu