Puan vermedi·60 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Ocak 2024 00:00 Ümit Yaşar Oğuzcan’a bu kitapla başlamak benim için çok yerinde oldu. Şiirlerini dinlediğim, ara ara da okuduğum olmuştu ama eski bir baskısıyla şairin kitaplarına adım atmak güzel oldu.
Sınav yoğunluğu şöyle dursun, bu yoğunluk içinde beni rahatlatan kitap okur muyum, tabii ki hayır. Zaten kitapların beni genel anlamda rahatlattığı söylenemez. Okurum ve iç sıkıntılarım artar. Bu duruma alışmaya başlıyorum. Kitaplar, sırtımda yük oluyor artık. Hepsi değilse bile büyük bir kısmı ağırlaştıkça ağırlaşıyor. İşte bu 60 sayfalık kitap da böyle oldu. Sevdiğine karşı ümitsiz bir çabanın anlatışıydı Hüzün Şarkıları.
Sevilmemişliğin, terk edilmişliğin, çaresizliğin ortaya çıkardığı mektuplar gibiydi yazılar. Bazen suskunluk, bazen büyük bir sitem geliyor da geliyor. Tüm duygular birbirine karışıyor sanki. Sevdaya kapılan birinin boğularak yok olmasının anlatısıydı bu yazılar:
“Hiç kimsenin birbirinden haberi yoktu. Başka başka dünyalar yaratmıştık kendimize. Birlikte mutlu yaşıyacağımız bir dünyada olduğumuzu bilmiyorduk. Kuş ağaçtan habersizdi, ağaç buluttan. Ve biz insanlar yeryüzünün bütün güzelliklerine sırtımızı çevirmiş, kendi karanlık iç dünyamızın derinliklerine dalmıştık. hiç sonu gelmiyecek çileli bir arayıştı yaşamamız. Neyi arıyorduk? Kimi arıyorduk? Bu kaybolmuşluğumuz daha ne kadar sürecekti? Bu susuzluğumuz, bu yıkılmışlığımız, bu kahrolmuşluğumuz?”
Ümit Yaşar’ın yoğun duygu dünyası ve yaşadığı trajik olaylar, onu daha karamsar ve yoğun bir yazma sürecine götürüyor. Elimdeki baskı 1963 baskısı. Kitap basıldığı zaman yazarın şairin ölümüne daha 21 yıl var. Daha yaşayacağı 21 koca, acılarla ve ıstırapla geçecek seneler. Kitabın sonunda şairin diğer kitabının ne zaman çıkacağına dair bilgiler mevcut. Şimdi ise kitabın üzerinden 61 yıl geçmiş. Ümit Yaşar öleli 40 yıl olmuş. O duygu boşlukları, hüznün içindeki yok oluşlar kendini gösteriyor eski bir kitabın içinden bana:
“Yaşamak; iliklerime kadar sarıyor her yanımı. Omuzlarıma ister istemez sürükliyeceğim bir günün ağırlığı çöküyor. Neden? Neden bunlar? Her sabah hep bu alışığageldiğimiz şeyleri yapmak niçin? Bu yemelerin, içmelerin, bu soyunup giyinmelerin hiç sonu gelmiyecek mi? İsyanım gitgide artıyor, hıncımı bütün insanlığınn yüzüne haykırmak arzusuyla dolup taşıyorum. Birdenbire nir yığın insan sarıyor çevremi. Hepsinin yüzlerinde derin bir hıncın izleri var. Bunlar; çoğu zaman adları ihtiyaç, şeref, itiraz, vazife ve alışkanlık olan kişiler. Her yerde, her zaman karşımıza çıkan soygun çetesinin elebaşları. Ellerinde muştalar, bıçaklar, tabancalarla bizi toplum içinde, toplumun istediği gibi yaşamaya zorlayan satılmışlar. Çaresiz teslim oluyor, giyinmeğe başlıyorum. Gücüm, karşı koymamı sürekli kılamıyor. Sonra hep birlikte çıkıyoruz evden. Sokakta da yanımdan, yakınımdan ayrılmıyorlar. Oysa; ben onları istemiyorum. Ben başımı alıp gitmek istiyorum bu büyük şehirden. Kendimi anne yalnızlığının kollarına atmak istiyorum. Kötülük nedir bilmeyen ağaçlar, yalan söylemiyen otlar çağırıyor beni. Çiçekler gel diyor, Deniz gel diyor. Fakat arkamda yine onlar, o kötü kişiler, o satılmışlar bırakmıyor beni. Bir an ellerinden kurtulup koşmağa başlıyorum. Kesilmeye götürülen bakıcılarının, o saygıdeğer katillerinin elinden kurtulup kaçan bir boğa gibiyim. Kurtulmamı isteyen bir tek kişi yok geçtiğim yollarda. Herkes bana düşman şimdi. Duvarlar karşıma çıkıyor, otomobiller yolumu kesiyor. Her tarafta tuzaklar, kemendler, ipler, hendekler ve taşlar... Sonunda yoruluyorum. Yetişiyorlar. Hep birlikte yeni bir günü yaşamaya koyuluyoruz.”
Orhan Veli, Nahit Hanım’a sitem ediyordu mektuplarında. Bu nesireleri ona benzettim. Bunları okurken bir yandan da Orhan Veli aklımın ücralarında dolaşmaktaydı. Ümit Yaşar, bir mektuba pul yapıştırır gibi yalnızlığını eklemiş sitemine, hüzün şarkıları da böyle oluşmuş işte. Yalnızlığı katmazsa içine, nasıl anlatılır bunca şey? Hem ne diyor yazar:
“Hüzün şarkıları yalnızlığımda başladı, yalnızlığında bitecek.”
Bir yerde Tehlikeli Oyunlar’ı okuyor hissine kapıldım. Demek ki bu insanlar aynı hisleri başka yerlerde de hissediyorlar, diye düşündüm. Ne garip. Ümit yaşar da oyunlardan bahsediyor. İnsanın en büyük yalanı ve en büyük gerçeği olan oyunlardan:
“İşte bütün oyunlar bitti. Perde kapandı. Salonda benden başka kimse yok artık. Bir köşede onu bekliyorum. Oysa ki, o çoktan gitmiş olmalı. Perdenin arkasında kimseler olmadığında kendime inandırmak ne kadar güç. Oyun yeniden başlasın ve hiç bitmesin istiyorum. Ama hep o olsun sahnede. Kesiksiz ve süresiz o olsun. Uzaktan görsem yeter. Belli belirsiz sesini duysam, bu yetecek bana. Hayal meyal görebilsem yüzünü; başka bir şey istemem.”
Son olarak şimdi eklemek istediğim alıntıya bir açıklama yapmak istemiyorum. 60 sayfanın özeti bu işte:
“Bir adam ağlıyor ortasında sensizliğin... Senin için. Bir adam seni gördü, gözleri ışıl ışıl, içi aydınlandı, bak. Senin için. Bir adam en güzel mısralarını yazıyor. Senin için.”
…