Zweig eserleri okunurken yapılan en büyük hatalardan biri, oradaki duygulara bağlı kalmak, olayı basite indirgemektir. Aslında yazar, duyguların ötesinde bir izlenim bırakmayı hedefler. Bizleri, yaşanan duyguların çağrışımlarıyla büyüler. Örneğin toplumsal düzeyde engellilik, bu eserde de olduğu gibi, psikolojik açıdan yaşanan olaylarla bütünleştirilmiş ve okuyucuya sunulmuştur. Zaten bir insanın en yakın arkadaşı Freud olup da, psikolojik yönden herhangi bir inceleme yapmaması da mümkün değildir. Eserde, kahramanımızın yalnız kaldığı ve yalnız bırakıldığı bölümdeki hisleri, bizlere pişmanlık duygusunun da olduğunu gösterir. Ben bu durumu ‘yalnızlık yanılsaması’ şeklinde yorumlarım. O kadar yalnızsındır ki, ne yaparsan yap, ısındığı bir türlü anlayamazsın. Aklın ve zihnin, pişmanlığa sürükleyecek fikirlerle seni doldurur. Adamın kalbinin yavaş yavaş öldüğü o gerçeklik payında, yalnızlık ve pişmanlık eser boyunca karşımıza çıkar. Buradaki pişmanlık, eşini ve kızını memnun etmek için sürekli çalışan kahraman olmakla açıklanır. Çünkü onlar, yüksek sosyeteye kapılarak temel gerçekleri ve idealleri arkada bırakmışlardır. Bu durumdaki pişmanlığını ise kahraman, babasının sözüyle açıklar: “…Biz sırtımızdaki yükü mezara kadar taşırız.” Bu düşünce, kahramanın Yahudilik dinine bağlılığının bir sonucudur. Semitik dinlerin tamamında, sürekli bir zevk ve sefa ile yaşamanın mümkünatı yoktur. Ölüm bilinciyle yaşamak düşüncesi ön plandadır. Bu ise insanı, gerçek insan yapacaktır. Çünkü modern dünyada kahraman, sıkıştığı dünyanın yüksek sosyete mantığını anlayamaz, sahte kibarlıkları samimi bulmaz ve hatta tüm bunları budala bir davranış olarak görür. Bu ise bizlere Dostoyevski’nin Budala adlı eserindeki Prens Mışkin’in bakışını hatırlatır. Ancak bu eserin kahramanı bu değişmeyi ve modern dünyayı bir türlü kabullenemez. Çünkü ömrünü çalışarak ve para kazanarak geçirmiştir, yanılmıştır, acı gerçekleri görmüştür, çünkü kızı başkalarına gitmektedir... Kahramanımız sınıfsal fark içerisinde boğulmaktadır. Kahraman, “kibarmış kibar, onların kibarlık budalalığına, ‘yüksek’ sosyetesine karşı kendimi savunduğumda… benimle dalga geçtiler.” sözüyle uyanmaya başlar. Böyle bir durumda kahraman, öldüğünde arkasından bir dua bile bırakılmayacağını düşünür. Ve işte kahramanımızın kalbi, ruhu bedenden ayrılmadan önce ölür.
Eserde kahramanın pişmanlığı şudur: “Ben ne zaman, ne zaman yaşadım? Benimkisi hayat mıydı ki: Hep para kazandım, para, para, hep başkaları için, peki şu anda bunun bana ne faydası var?” Bu tür bir düşünce risklidir. İnsanın hayata yeniden başlamasını ya da telafi etmesini önler. Zweig, bu problemini eserlerinde okuyucusuna her zaman yansıtmıştır. Umudu görmek onun eserlerinde oldukça zordur!.. Kahramanın ölmesi de yavaş yavaş çökmesi de umutsuzluğun bir göstergesidir. Eseri okuyunca çıkarılacak sonuçlar ise daha da tehlikeli olabilir: Evet, gerçekten de para için tüketilen ömür zarardır, pişmanlıktır. Hayatın değeri, insan paraya tapmaya başlayınca etkisini yitirir. Sosyete ve samimiyetsiz kibarların çoğaldığı şu günümüzde de bu durumla savaşmak, yine bizlere düşmektedir. Saygılar!