Puan vermedi·277 syf.····Okunma: 02 Şubat 2024 22:58 *Kalıtsal aile travmalarının kim olduğumuza etkileri ve sorunların üstesinden gelmenin yolları*
Bu kitaba bayıldımmm. Kitabı okumadan önceki ben ile okuduktan sonraki ben birbirinden farklılar. Hayata ve kendime bakış perspektifim minik bir tık daha artmış oldu :) Böyle izler bırakan kitapları okumayı çok seviyorum. Eleştireceğim tek yanı -hoş kitap zaten kısa ama- kitabın başından sonuna kadar sürekli aynı amaca çıkan örnekler vermesi. Konuyu anladığım için artık bir noktadan sonra hep aynı ana fikir üzerinden birbirinden farklı ama aynı sonuca çıkan bir sürü örnekler vermesi beni bir tık sıktı hatta sanki kitapta giriş-gelişme-sonuç bölümleri de iç içe geçmiş gibi hissettirdi.
Karakterimiz ve kişiliğimiz üzerinde elimizde olan ve olmayan bir sürü faktörler olduğu gerçeğini iliklerime kadar hissettim. Bunu zaten biliyordum ama bu kitabı okuduktan sonra ehemmiyetinin daha da farkına vardım. Annemizin yumurtaları anneannemizin karnındayken oluşuyor ve hep sabit kalıyor. Aslında daha anneannemizin karnındayken henüz annemiz dahi doğmamışken biz var olmuş ve aynı rahmi paylaşmış oluyoruz. Bu yüzden fiks 3 kuşak bundan etkileniyoruz. Babamızın spermleri ise bölünüp yenilenmeye devam ediyor. Bu yüzden babamızın yaşadığı şeylere göre de farklı gelişen spermlerden birisiyle dölleniyoruz. Henüz daha hiç var olmamışken dahi milyonlarca ihtimal oluyor buna peripartum-partum-postpartum + çevredeki her şey de eklenince aslında fark ettim ki hepimiz gerçekten çok özel, çok kendine has varlıklarız :) Tabii bu etkenlere baktığımızda genetik olarak şanslı da doğsak şanssız da doğsak aslında kendimizi inşa etmemiz yine kendi ellerimizde. Burdan konuyu çok daha uzatabilirim ama bilimsel olarak “epigenetik” ve spiritüel olarak da ne olduğumuz değil nasıl olmayı tercih ettiğimiz diyip sonlandırıyorum
Aileden gelen travmalarımızı Netflix’te “Zeytin Ağacı” türk dizisini izlediyseniz ne demek istendiğini daha iyi anlayabilirsiniz. O dizi de bu kitaptan etkilenerek çekilmiş zaten. Bu kitapta bundan “…Asıl travmayı yaşayan kişi ölmüş, hikayesinin üstü örtülmüş ve yıllarca saklı kalmış olsa bile hayat tecrübesine ilişkin parçalar, anılar ve hisler yaşamaya devam edebilir. Adeta şu an yaşayan kişilerin zihinlerinde ve bedenlerinde çözüm bulmak için geçmişten günümüze uzanır. Anlatılmaya ihtiyaç duyulan bir hikayenin sonunda bir şekilde başka birinin hayatında ortaya çıkarak yeniden anlatılmasından başka bir şey değildir. Ailemizin hikayesi bizim hikayemizdir. Hoşuna gitsin ya da gitmesin, bu bizim içimizdedir, bize aittir.” diye bahsediyor. Çözümlenmemiş duyguların kuşaklar sonra başka bir beden ve zihinde çözümlenmek üzere var olması durumu çok garibime gitti. Tabii ki psikolojik durumları da aktarıyoruz ama bu bir saç şekli, göz rengi gibi somut bir şey -yine de somut da- olmadığı için bunu doğrudan bu şekilde gözlemliyor oluşumuz verdiği örneklerle de birlikte çok olası bir durum olduğunu görmek tuhaftı.
Kalıtsal travmalar dışında anne babalarımızla olan ilişkimiz ve bunun bizi nasıl etkilediğinden de bahsediliyor: “Doğmamızı sağlayan insanlarla aramızdaki bağ en güçlü bağdır. Kaç yıl geçerse geçsin kaç ihanet yaşarsak yaşayalım ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun hiç önemli değil. Kendi irademiz pahasına olsa bile onlarla bağımız devam eder. Anne babamızla bağımız serbest şekilde aktığında kendimizi hayatın önümüze getirdiği şeyleri almaya çok daha açık hissederiz. Anne babamızla bağımız bir yönden bozulduğunda bizim için mevcut yaşam gücü sınırlıymış gibi hissederiz. Kendimizi engellenmiş ve sıkışmış hissedebiliriz veya adeta akışa karşı yukarı doğru yüzer gibi hayat akışının dışında hissedebiliriz. En sonunda acı çekeriz ve nedenini bilmeyiz. Ne var ki iyileşebilmemiz için gerekli kaynaklar içimizdedir. Hala yaşıyor veya ölmüş olmalarına bakmaksızın tam şu anda anne babamızla bağı değerlendirerek başlayalım:
-Onları içtenlikle karşılıyor muyum yoksa dışlıyor muyum?
-Onların beni içtenlikle karşıladığını hissediyor muyum?
-Onlardan farklı biri gibi mi hissediyorum?
-Onları gözümde canlandırdığımda rahat mıyım yoksa gergin miyim?
-Onlardan hayat veren bir güç aksaydı bunun ne kadarı bana geçerdi %5 %25 %50 %75 %100
Anne babamızdan yaşam gücü bize serbest biçimde akar. Yapmamız gereken hiçbir şey yoktur. Tek işimiz onu almaktır.” Aileme olan yaklaşımımı çok etkiledi bu kısımlar. Onlarla ne kadar anlaşamadığımızı düşünsek, tartışsak da aslında gerçekten her ne olursa olsun bu sevgi bağı başka hiçbir yerde bulamayız. Kitabın buralarını okuduktan sonra gidip onları da öptüm :)
Bu kitapta geçen iki kavramdan da bahsedip incelememi bitireceğim.
“Amigdalamızın tehlikeleri algılamak için nöronlarının yaklaşık üçte ikisini kullandığı anlatılmaktadır. Sonuç olarak acı ve korku dolu olaylar güzel olaylara göre uzun süreli hafızamıza daha kolay alınabilmektedir. Bilim insanları bu mekanizmaya “olumsuzluk ön yargısı” diyor. Zihin negatif anılar için bağlayıcı bi bant gibidir pozitif anılar içinse teflon.”
Yani olumsuz deneyimlerimizi hatırlamak çok daha kolay. Bu yüzden hayatımızdaki olumsuzluklar aklımızdan bir film şeridi gibi geçip sanki yalnızca olumsuzlukları yaşıyormuşuz gibi gelebilir. Mutluluğa odaklanabilmek ve hatırlayabilmek fiziksel olarak da daha zormuş :)
Bir de siz de farkına varmışsınızdır ki şöyle cümleler kurarız. -İçimde bir sıkıntı var, bir şeyler beni rahatsız ediyor ama bunu tam olarak açıklayamıyorum.
Bunun cevabını bu kitapta bilimsel olarak buldum. Diyor ki “travmatik deneyimler genellikle bildirimsel olmayan bellekte depolanır. Bir olay fazlasıyla bunaltıcı olup kelimelerle ifade edilemeyecek bir hal aldığında ve o anıyı hikaye olarak doğru biçimde kaydedemez veya ifade edemeyiz. Travma korteksin konuşma merkezini kapar. Kelimelerle ifade edilememe durumu, tehdit veya tehlike sırasında beynin hatırlama becerisi azaldığında meydana gelen kelimelerin yetersiz kalma durumuna benzediğini söyler. Bellek fonksiyonlarımız bastırılır ve bilgiyi doğru biçimde işleyemeyiz.”