Beklentimi karşıladığını söyleyemem ama konusu itibariyle okunması gerektiğine inanıyorum. (5,5/10)
Kitabı kitapçıda görür görmez aşık oldum sanırım. Burnunun yamukluğunu fark etmesiyle başlayıp tüm benliğini sorgulayan ve kendini baştan yaratan bir karakter...
Bence yine de 'beklentimi karşılamadığı'na dair düşüncemin iki sebebi var:
- Kitabın çeviri olması
- Kişisel sebeplerle, bazı konuların uzun tutulduğunu düşünmem.
Hemen açıklayalım:
Kitabın dili oldukça akıcı, çok sade, çok fazla bölümden oluşuyor ve kalın gözükmesine rağmen okuması çok kolay. Bunun yanısıra; bu denli psikolojik ve varoluş temelli bir yazıdaki kelime oyunlarının daha, sözgelimi, 'içime işleyen' şekilde olmasını tercih ederdim. Ancak bu yaptığım yorumda şunu bence şiddetle göz önünde bulundurmak gerekiyor ki; kitabın ana dili bizim dilimiz değil. Bu sebeple, her ne kadar anadiliden okuma şansına erişemesem de italyancasından çevrilirken bir çok kelime oyununun köreldiği ve deyimlerin yüksek ihtimalle bizim kültürümüzde karşılığı olmadığı için anlamını yitirmiş olabileceğini göz önünde bulundurmamız gerek. Burada da iş; tabi ki çevirmene kalıyor. Eğer bir tarafın eleştirilmesi gerekirse sanıyorum ki bu, şu durumda yazarın kullandığı dil olmamalı.
Tüm dil meselesini bir kenara bırakıp kitabın içeriğine gelirsek:
Bu bilgiyi başta mı yoksa sonda mı vermem gerektiğini bilmiyorum ancak yorumu depersonalizasyon atakları yaşayan bir okuyucu olarak yazıyorum. Sanırım başta vermem daha objektif olacak.
Kitabın arka kapağını okumak etkilenmeme yetti; çünkü depersonalizasyon ataklarının ne olduğunu biliyorsanız eğer her şey tam olarak böyle başlıyor. Kendi elinize, bir şeyinize, bir yere yabancılaşıyorsunuz. Ve evet, bu parçalardan biri burnunuz olabilir. Ne kadar hızlı geliştiğini bile fark edemediğiniz birkaç saniye (belki de salise) içerisinde tamamen bedeninizden çıkmış gibi oluyorsunuz. Bilinç kaybından filan bahsetmiyorum, bilakis, kim olduğunuzun farkındasınız. Sadece o beden size ait değil. Tam tanımıyla kendinize yabancılaşıyorsunuz yani.
Bu kitap, aslında bu krizin çok yumuşak ve günlere yayılmış bir anlatımı gibi hissettirdi bana. Bu yüzden hemen okumaya başladım.
Bu krizleri yaşamayan birinin sanıyorum "kendine yabancılaşma" meselesini şıp diye anlaması çok kolay değil. Bu sebeple kitabın neredeyse yarısı; ama örneklerle, ama deyimlerle bu hissiyatı anlatmaya ayrılmış tamamen. Olaysız, hiçbir şeyi tam olarak kavrayamadan karakterin neden kendine yabancılaşmaya başladığını anlamaya çalışıyorsunuz. Oysaki bunu anlamak benim için çok basitti. "Bir gün elime baktım ve benim değildi." cümlesi kadar. Bu sebeple karakterinin eşinin burnunun yamuk olduğunu fark etmesi üzerine kendisini asla dışarıdan göremeyeceğini ve onu gören herkesin de zihninde 'o kişinin kendisi değil, o kişinin imgesi' üzerine konuşuyor olmasına giden yol, benim için olsa olsa bir bölüm sürmesi gereken bir yoldu. Belki daha özenle seçilmiş ve nokta atışı kelimeler, en azından kitabın ilk 90 sayfasından bizi kurtarabilirdi.
Tabi tüm bu sıkıntı arasında, kimsenin benimle aynı psikolojik sorunları paylaşmak zorunda olmadığını unutmuştum. Sonrasında hak veriyorum.
Kitabın kalan yarısı ise heyecan vericiydi.
*Spoiler* ancak aslında, sanırım beni en çok vuran, belki de kayda değer şekilde tek 'vuran' kısmı; kendine yabancılaşan karakterimizi anlayan tek kişinin, anladığı anda tabiri caizse 'delirmesi' ydi. Oysa bu his, bu yabancılaşma hissiyatı, psikolojik düzeyde bir teşhisiniz olsun ya da olmasın, her aynaya baktığımızda hepimizin yaşadığı bir hissiyat olabilir, birkaç saniye için bile olsa. Oysaki bu kitaptaki karakter bunu günlerce sürdürüyor. Bunun içinde var oluyor. Bence bu kısıma dair farkındalık oldukça kayda değer ve verimliydi.