bu romana dair ne hissediyorum düşüncesiyle his torbamı karıştırıp durdum. sevmekle sevmemek arasında gidip gelirken aklıma beni birbirimize denk düştükçe güldüren, bir şekilde hep komik hissettiren bir sözcük geliverdi: ambivalans.
romanda sevdiğim pek çok unsur var aslında; ana karakterimiz yazar süreyya'nın yazdığı hikayeleri okumak, esas romanın içinde başka başka öykülere dokunmak hep çok hoşuma gitmiştir ki son aylarda işlediğimiz edebiyat dersleri bana bunun bir gelenek olduğunu gösterdiğinden beri daha da sever oldum. içimden gelenekselci bir edebiyatçı çıkıverdi ahir ömrümde, şaşkınım. neyse sonra hafızanın kullanımı, geçmişle gelecek arasındaki gidiş gelişler, anne-kız ilişkilerinin duygusal ağırlığı ve karmaşıklığının lezzetli bir şekilde işlenişini de oldukça sevdim. ve fakat kitap kimi detaylarıyla tv haberi izlemek gibiydi. türkiye yakın tarihinin geçit töreni gibi. darbe, ırak savaşı, ikiz kulelerin vuruluşu, erken 2000'lerde gerçekleşen tüm depremler... ben zaten yaşım küçük olsa da olayların ağırlığının farkına varmış bir türkiye çocuğu olarak bir çoğuna zamanında şahit olmuşken bu kısımları dinlemekten ziyadesiyle bunaldım. yıllar önce bir tarih hocama 60'lar türkiyesine dair kesin cevap beklenilen bir soru sorulduğunda şöyle demişti: üzerinden yeterince yıl geçmediği için objektif yaklaşılamayacak kadar yakın bir tarih sorusu bu. o yüzden cevapsız bırakmıştı muhatabını. kitabın bu kısımlarını dinlerken hocamı çok iyi anladım.
başlı başına güçlü bir akışa sahip romanı yaramaz bir çocuğun kardeşinin dakikalarca uğraşıp yaptığı kuleyi tek bir darbeyle yıkıvermesi gibi bozmuş, üstelik gereksiz bir uzunluk da katmıştı.
özetle içimi sıksa da lezzetli bir eserdi. dedim size, çok ambivalans hissediyorum.