Puan vermedi·152 syf.····Okunma: 25 Mart 2024 21:46 Bu kitabı okurken çok merakla okumuştum. Okuduğum bir çok türden ayrı bir şekilde beni düşündürdü. İlk okuduğumda zaman kaybı olduğunu düşündüm ama yine de devam edip bitirdim. Eser durum tarzında yazıldığı için herkesin tad alarak okuyabileceği türden değil bana göre. Roman içinde birden fazla durum var ve hepsinin de sonları okurun yorumuna bırakılmış. Kısacası roman kahramanlarının sonları eksik bırakılmış. Bu aslında yazarın bir mesajı. Yanlış evliliklerin, çıkar üzerine kurulmuş sevgilerin, yobazlaşmanın üzerinde daha çok durmuş. Romanı bitirmeden bunları fark etmek neredeyse imkansız. Bir ahlakın çöküşü bir toplumun, dinin çöküşünü de doğurur.
Romanın ilk kısmında Sitare adlı kahramanımız bir evlilik hayatı vardır .Sitare’nin yanlış temeller üzerine kurduğu sadakatten yoksun evliliğinde mutluluğu yakalayamamış olması oldukça doğal bir sonuçtur. Çünkü o, ait olduğu toplum yapısına ve ahlak anlayışına aykırı bir evlilik yapmıştır. “Ona acıdığım için evlendim.” dediği Çarli ile evli olduğunu bildiği hâlde gizli ilişki kurmuş, karısını da boru atölyesinin adına geçirilmesi karşılığında
boşanmaya ikna etmiştir. Bundan sonraki süreçte de evli iken başka bir erkeğe âşık olmak ve hikâye anlatıcısıyla da gönül ilişkisini sürdürmek gibi ahlak dışı davranışlarını fütursuzca devam ettirmiştir. Evlilikte yaşanan bu örfe aykırı ve ahlakdışı karmaşık ilişkiler yumağı, modernleşmenin tabii bir sonucu, değişimi içselleştiren toplumun da
yadırgamadığı yeni bir hayat anlayışının ürünüdür.
Kurgu bakımından tarihsel arka plânı da olan Gül Yetiştiren Adam’ın konusu, Batılı işgal kuvvetlerine karşı vatan savunmasında bulunanların Kurtuluş Savaşı sonrasında hayatlarını kurtardıkları insanlar tarafından asılmış olmaları ve bunun vicdanlarda yarattığı büyük acı ve şaşkınlık ile zihinlerde oluşturduğu hayal kırıklığıdır.
Esere beklenmedik bu durumu protesto etmek için bir kasabadaki evine kapanarak elli yıl boyunca pasif direnişini sürdüren gelenekçi “Gül Yetiştiren Adam”ın hikâyesi damgasını vurur: “Bir şey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı.
Protesto için evinden dışarı çıkmıyordu. İnsanlar arasına katılmanın istemediği düzeni
meşrulaştıracağı inancındaydı. Kuran okuyarak, ibadet ederek yalvararak, havf ederek
somut protestosunu sürdürüyordu.”
Hikâyenin asıl kişisi Gül Yetiştiren Adam, evinde bir nevi inzivada bulunduğu
süreçte dış âlemde olup biten her şeyden habersizdir. Yeni dünya düzenini protesto
amaçlı kapandığı evinde tam 50 yıl boyunca ibadet etmek ve gül yetiştirmekle meşgul
olmuştur. Ancak bunca zamandan sonra bir gün camide sabah namazını kılmak
için ilk kez dışarı çıktığında gördüğü yabancı manzara karşısında şaşkınlık geçirir.
Zira gözüne ilişen hiçbir şey eskisi gibi değildir. Etrafta hızla geçip giden motorlu
araçlar, eskiden berrak akan derelerin üzerinde şimdi dikilmiş yüksek katlı binalar,
ışıklı vitrinlerde sergilenmiş süslü kıyafetler ve daha gözüne tabiatı bozulmuş görünen
pek çok şey... Kahramanın açık alanda yaşadığı hayal kırıklığı, camiye girdiğinde
daha da katlanır. Karşısında fötr şapkalı, eskisiyle en ufak bir benzerliği olmayan
yabancı kıyafetler içinde bir cemaat durmaktadır. Şaşkın bakışlar arasında nasıl bu
kadar değiştiğini hayretle gözlemlediği kalabalığın arasında kıyafetiyle kendine
yakın ve tanıdık bulduğu birini yanlışa başkaldırmış bir kahraman gibi düşünür.
Eser yazarın savunduğ düşünceyi iyi desteklemektedir. Bu açıdan romanı başarılı buldum. Ancak ben romana neden farklı bir ad verilmediği konusunda şaşkınım. Hatta neden bu ad diye de sorguluyorum.