·800 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Mayıs 2024 09:56 Ölümün Sonu’na bir inceleme yazmak çok zor. Hatta okuduğum her kitabın incelemesini mutlaka yazan ben için bile. Zorluğundan da öte, istemiyorum.
Ölümün Sonu neredeyse 800 sayfa. Kitabı bir özet olarak incelemek için, belki 50 sayfa inceleme yazmak gerekir. Bu kitap, daha doğrusu bu seri özet bir inceleme değil, hissettirdikleriyle anılmayı istiyor.
Üç Cisim Problemi serisi başından beri evrenin olası sırlarını romanlaştırmış bir eserler bütünüydü. Astronom ya da fizikçi olmayanların, bu bilimsel romanın tamamını anlaması, içindeki işleyişleri ve mekanizmaları gözünde tam olarak canlandırması mümkün değil. Ancak buna gerek de yok.
“Bu füzyon motoru nasıl çalışıyor?”
“Bükümsel ışık hızı tam olarak nedir?”
gibi sorular okurken mutlaka kafanızda canlansa da, bunlar koca bir bütünün pek de önemli olmayan parçaları. Kitap, bütün bunlardan çok öte bir evren vizyonunu okuyucuya sunuyor.
Bu evren, karanlık bir evren. Bizden başka milyonlarca, milyarlarca, sayısız medeniyetin ve varlık türlerinin olduğu bir yer. Güneş sistemimizi basit bir kararla yok edebilecek basit bir görevliye sahip medeniyetlerin hüküm sürdüğü bir yer.
Savaşın tüm canlılar için doğal bir refleks olduğu, şüphe zincirinden kimsenin kaçamadığı, herkesin devamlı hayat mücadelesinde olduğu bir yer. Evrenin en güçlü silahının fizik kuralları olduğu, bir medeniyetinin başka bir medeniyeti yok etmek için bu kuralları kullandığı bir yer.
10 boyutla başlamış bu evrende 4. Boyutun artık tamamen tükendiği ve 3. Boyutta yaşamın devam ettiği, zamanla 2. ve 1. boyuta geçip evrenin tekrar sıfırlanacağının umulduğu bir yer. Çünkü devamlı savaşın tükettiği bu evren için hiçbir ümit yok.
Medeniyetlerin düşmanlarıyla boğuşurken onları bir düşük boyuta gönderdiği, milyar yıllar içinde üst boyutların bir bir dengesizleştiği, kaderi ölmek olan bir yer.
Üç Cisim Problemi serisi, özellikle Ölümün Sonu ile çok karanlık bir tablo çiziyor. İnsanın günlük sorunlarını önemsizleştiren, bu büyük kâinatta anlamın küçük dünyalarımız olduğunu gösteren bir hikâye sunuyor. Asla birbirine güvenmeyecek canlıların bitmek bilmeyen savaşında, hayatın basit bir şekilde, severek ve sevilerek yaşanmasının belki de en dolu yaşam olduğu görülüyor.
Öldürdüğümüz bu evrende çözülmesi gereken sırları, ışık hızının gizemini, evrenin sonunu, karadelikleri ve zamanın akışını okurken, kitabı ara ara kapatıp, en önemli şeyin eşiniz, çocuğunuz, sevdikleriniz, bir ağacın altında oturmak ya da su içmek olduğunu fark ediyorsunuz. Evet, düşünmüyorsunuz, bunu anlıyorsunuz. Ne kadar büyük bir devranın döndüğü önemli değil, önemli olan bir kere yaşanacak hayatta sevmek ve sevilmektir. Böyle düşünmeye mecbur kalıyorsunuz, evrenin büyüklüğü ve olası diğer tüm medeniyetlerin kurduğu tahakküm ve hissettiğiniz geç kalmışlık, sizi buna mecbur kılıyor. Bu ağırlığın altında ezilerek, küçük yaşamın değerine sarılıyorsunuz. Belki daha hırslı bir canlı, bütün bu ağırlığı kendisini daha fazla şey yapmaya iten bir kamçı olarak görecektir, kim bilir?
Duvarabakan konseptine Kılıçtutan konseptinin eklendiği, dünyamızın koruyucusu Luo Ji’ye tekrar merhaba ve ardından hoşçakal dediğimiz, Xin Cheng’e aşık olan ve ona bir yıldız hediye eden Yun Tianming’in uzaydaki macerası, Üç Cisimlilerle olan son görüşmemiz, evrenin çöküşü ve süper medeniyetlerin evreni son kurtarma çabaları, Thomas Wade gibi çelik iradeleri insanların fedakarlıkları ve sayısız onlarca detayıyla, hayatımı değiştiren bir seri.
Üç Cisim Problemi, mükemmeldi.