1000Kitap Logosu
Ediz
TAKİP ET
Ediz
@Erleg
Ey vatan! Güzel Turan! Sana feda biz varız. Düşman oğlu meydana çık! Kahramanlık kimde ise anlarız.
Ankara
76 okur puanı
25 Şub 2020 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
25
Kitap
24
İnceleme
158
Alıntı
8
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
368 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
“Ey özgür uluslar! Şu özdeyişi aklınızdan çıkarmayın: özgürlük elde edilebilir ama, kaybedildi mi, bir daha ele geçmez artık.” Toplum Sözleşmesi’nden hatırladığım bu alıntı, 1984’ün incelemesi için ne kadar da uygun bir girizgâh oluyor. Koca koca ömürlerini, bize özgürlüklerimizi anlatmak için, ve belki de biz daha farkında bile değilken, hatta ne olduğunu bile bilmezken onu savunmak için harcayan o sayısız düşünce adamını, komünizm ile savaşırken canını veren o nice batılı ya da doğulu kahramanları, koca bir insanlığı bu beladan kurtarmak için tek bir cümle yazmış her yazarı, bir kişiye özgürlüğünün kıymetini anlatmak için tek bir hikâye anlatmış her bir insana minnet borcumuz olduğunu, 1984’ü okurken hissedebilirsiniz. “Sosyalizm bir başarısızlık felsefesi, cehalet inancı ve kıskançlığın zirvesidir, özünde var olan erdemi, sefaleti eşitlikle paylaşmaktır.” Winston Churchill Elbette, 1984 bir distopya. Komünizmin hüküm sürdüğü kara bir dünyayı anlatan bir sefalet hikayesi. Her halinizin izlendiği, tüm üretim araçlarının Parti’nin elinde olduğu, özel hayat ve özel mülkün mümkün olmadığı, ne yiyeceğinize dahi üst bürokrasinin karar verdiği, basın özgürlüğünün olmadığı, geçmişin ve şimdinin Parti’nin istedikleri ve amaçları doğrultusunda değiştirildiği, işkencenin, öldürülmenin, hiç var olmamış gibi silinip gitmenin normal karşılandığı, fikir kulüplerine, sivil toplum kuruluşlarına, aykırı bir söze, onaylamayan bir bakışa izin verilmediği, Parti’nin üstünde bir aidiyet ve bağlılık kabul edilemeyeceği için ailenizin bile bir düşmanınız olabileceği, çocuklarınız ya da eşiniz tarafından Parti’ye şikayet edilmenizin bir onur kabul edildiği, dostluğun, arkadaşlığın, sevginin öldüğü, her yeni yüzün bir düşman olabildiği, köşedeki işçinin, fırın sahibinin, apartman görevlisinin partiye ihanet ettiğinizi gözlerinizden okumaya çalışan bir polis olabileceği, evinizin içinde dahi mahremiyetinizin olmadığı, hangi etkinliklere hangi sıklıkla katılmanız gerektiğinin söylendiği, adil bir yargılamanın olmadığı, olmasını gerektirecek hiçbir yasanın yazılmadığını, Parti’nin suç kabul edebileceği her şeyin kabul edilebileceği, yok olup gitseniz kimsenin arkanızdan bir soru sormaya cesaret edemeyeceği bir distopya. İnsanlar ne acılar çekti, ne yıkımlar yaşadı, ne emekler verdi, ne kanlar döktü, neleri terk etti… Bugünlere gelebilmemiz için neler feda edildi, şu bir satırı her insan özgürce yazsın diye tanımadığımız ne canlar öldü gitti, ne çocuklar babasız kaldı, dünyanın bir ucunda kaç anne evlatsız öldü? Bugün basit bir hak olarak gördüğümüz neler neler, hangi fedakarlıkların üstüne kuruldu? 1984, bunları bir kere daha, belki de ilk defa düşünmemiz için bir bahane olmalı. Özgür her insan şunu bilmelidir ki: İzlediğiniz ve belki bir şeyler öğrendiğiniz her bir youtube videosu, dünyanın dört bir yanından dinlediğiniz her bir şarkı, sizinle bir şeyler paylaşmak isteyen akılların yazdığı her bir roman, istediğinizi sansürsüzce yazın diye kurulan her bir web sitesi, yöneticilerinizin düşündüğünün aksine yayın yapan her bir televizyon, yediğiniz yüzlerce farklı çeşit çikolata, sokakta fikrinizi soran her bir mikrofon, evinizde bastığınız her bir sayfa, korkmadan anlattığınız her bir ideoloji bugün mümkündür, çünkü özgür dünya devletleri ve insanları, el ele Sovyetleri ve komünizmi yenmiştir. Milletleri bizden olsun ya da olmasın, hiç görmediğimiz ve belki de göremeyeceğimiz uzak diyarların çocukları da olsalar, her birine borcumuz vardır ve bize kalan tek sorumluluk, bu acılar bir daha yaşanmasın diye bize bir hak olarak verdikleri özgürlüğümüzü korumaktır. Tarihin bile tam olarak bilinmediği, ancak 1984 olarak tahmin edildiği bir yılda, Winston Smith isimli bir dış Parti mensubunun hikayesini takip ederiz. Smith, etrafında yaşayan insanların, tarifi zor bir yobazlıkla Parti’ye ve Büyük Birader’e olan sadakatlerine bir anlam veremeyen, her gün gözlerinin önünde değiştirilen onca gerçeğe, söylenen her yalana, bir dakika önce bildiği gerçeği yanlış kabul edip yenisine inanan bu insanların arasında, kendini açık etmeden yaşamaya çalışan, gerçeklerin peşinde biridir. “Tele-ekrana göre çikolata istihkakını yirmi grama çıkardığı için Büyük Birader'e teşekkür amacıyla düzenlenmiş gösteriler de vardı. Ama daha dün istihkakın yirmi grama düşürüldüğü duyurulmamış mıydı? Böyle bir yalana daha yirmi dört saat geçmeden inanmanın imkânı var mıydı? Ama herkes inanmıştı.” Tele ekran denilen bu cihazlar, her bir Parti mensubunun evinde, verici görevi de üstlenen bir alet. Bu alet sayesinde evin içindeki her görüntü, seslerle beraber düşünce polisine iletilir, böylece her bir Parti mensubu 24 saat gözetim altında tutulabilir. Parti’nin belli başlı kuralları, kanunları yoktur. Her şey muğlaktır ve bu muğlaklığın içinde Parti’nin beğenmediği her şey suçtur. Nefret seansları arasında onaylamayan bir tavır, buharlaştırılmanıza, yani sadece öldürülmek değil, var oluşunuzun tüm kanıtlarını da silmeye yeterlidir. “İsyan bazen bir bakış, bazen ses tonundaki bir değişme, bazen de fısıldanmış bir sözcüktü.” Parti mensuplarının “serbest piyasaya karışmak” adı verilen eylemle, herhangi bir dükkândan bir mal almaları yasaktır. Ancak çeşitli ürünler, mesela bir tıraş bıçağı, ya da bazen bir sabun gibi mallar ancak bu dükkanlarda bulunur. Orwell, burada da serbest piyasa zenginliğini sosyalizm sefaleti ile karşılaştırmak istemiş olmalı. Bu dükkanlardan birinde, güzel bir defter gören Winston, defteri satın alır ve evine götürür. Evinde, kör nokta olarak bildiği bir masada defteri açar ve deftere bir şeyler yazar. İşte bu kadar, bu ölmesi için, buharlaştırılması için yeterlidir ve Winston deftere yazdığı andan itibaren belki aylar sonra, belki yıllar sonra buharlaştırılacağını kabul eder. Parti’ye karşı düşünce suçu işlemiştir ve düşünce suçu eninde sonunda kendini belli eder. Winston, bir gün yemekhanede Julia ile göz göze gelir. Julia, Parti’nin gençlik örgütlerinden biri olan “Sekse Karşı Gençlik” örgütünün bir üyesidir. Belinde, bu örgütün simgesi olan kırmızı bir kuşak vardır. Gördüğü gibi ondan nefret eder. Winston, Parti’ye inanan herkesten nefret etmektedir zaten. Bir zaman sonra “iki dakikalık nefret” seansında, ki bu seanslar, bir zamanlar Parti’nin mensubu olup sonra “Kardeşlik” adı altında muhalif bir örgüt kuran Goldstein’ı unutturmamak ve onu aşağılamak için düzenlenirdi, Julia’nın arkasına oturduğunu fark eder. Julia, bir koridorda karşılaştıklarında önünde düşer ve onu kaldıran Winston’ın eline bir kâğıt bırakır: “Seni seviyorum.” Julia, Winston gibi Parti’ye düşmandır. Zorluklar içinde her buluştuklarında Parti’nin ideallerine karşı gelerek sevişirler, düşünce suçu işlerler. Winston, partiyi devirmek için umutlara sahip olsa da, Julia, Parti’den sonra doğmuştur ve onun için bile Parti mutlaktır. O sadece, kendi hayatını olabildiğince özgür yaşamaya çalışır ve onun gözünde her bir kaçamak bir galibiyettir, ancak yapılabilecek en büyük şey de budur. İki Dakikalık Nefret sırasında göz göze geldiği başka bir insan da O’Brien’dır. Winston, bir his ile O’Brien’ın da kendisi gibi düşündüğünü anlar. O da inananlardan değildir, sadece oynuyordur. O’Brien, bir gün kendisine YENİAĞIZ’ın, ki YENİAĞIZ yeni bir dildir, insanların düşüncelerinin kısıtlanabilmesi ve sadece Parti’nin istediği şekilde konuşulup düşünülebilmesi için hazırlanan ve kelime ve anlam dağarcığı günden güne küçültülen kontrollü bir dildir, yeni bir versiyonu olduğunu, eğer isterse kendisine verebileceğini, böylece daha doğru çalışmalar yapabileceğini söyler. Gelip alması için de ev adresini verir. Bu, Kardeşlik’e davetiyedir. Julia ile O’Brien’ın evine giderler, Kardeşlik’e katılırlar. Birlikte olabilecekleri gizli bir yer arayışında olan Winston, defteri aldığı dükkânın üst katını haftalık birkaç dolar ile tutar. Julia ile orada buluşmaya başlarlar. Ta ki bir gün, buluştukları bu gizli oda basılana kadar. Odadaki tablonun arkasında bir tele-ekran vardır, dükkânın sahibi bir düşünce polisidir ve Parti, Julia ve Winston’ın bugüne kadar yaptığı her şeyin farkındadır. Winston, belki de aylar boyunca süren işkencelerden geçer. O’Brien, Winston’ın “değişiminden” sorumludur. O da bir Parti üyesidir. O’Brien, Winston’a buradan çıktığında inandığı her şeye ihanet etmiş olacağını, gerçek doğrunun Parti’nin söylediği olduğunu bileceğini, eski oligarkların izin verdiği gibi mezara bir sapkın olarak gidip mezarı kirletmesine müsaade edilmeyeceğini anlatır. Ona göre eski oligarklar sapkınları değiştirmeden öldürüyordu ve böylece sapkınlar birken bin oluyor, en sonunda da kontrol yitiriliyordu. Parti, kendisine karşı gelenlerin akıllarını değiştirmeden ölmelerine müsaade etmiyordu. "Büyük Birader var mı?" "Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader partinin vücut bulmuş hali." "Benim var olduğum şekilde mi var?" "Sen yoksun ki." Geçtiği bütün işkencelerden sonra aklıyla partinin doğruluğuna inanmaya başlar, iki artı ikinin beş olduğunu bile aklen kabul eder. Ancak kalbi hâlâ partiye karşıdır. Çocukluğundan beri en büyük korkusu fareler olan Winston’a, son işkencesinde fareler getirilir. Winston kurtulmak için çabalar, yalvarır, kaçmaya çalışır, nafile. Onu kurtaracak tek bir şey vardır, farelerle arasına başka bir insan sokmak. Kendini kurtarmak için bağırır: “Julia’ya yapın! Beni bırakın, Julia’ya yapın!” O’Brien, fare kafesini kapatır. Winston, inandığı ve sevdiği her şeye ihanet etmiştir. Winston, serbest bırakıldığında Julia’yı bir kere daha görür. O da kendisine ihanet etmiştir. Yaşadıkları bu ihanetlerden sonra birbirlerini aynı şekilde sevmeleri mümkün değildir. Parti, onları yok etmemiş, değiştirmiştir. Winston, oturduğu bir kafede cepheden gelen haberleri dinler. Afrika cephesinden büyük zafer haberleri gelir. Winston heyecanlanır, içi içine sığmaz. Gözü Büyük Birader’in posterine takılır. İlk defa anlar, Büyük Birader’i seviyordur.
1984
8.8/10
· 108,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
7
Julia'ya yapın! Julia'ya yapın! Bana değil! Julia! Ona ne yaptığınız umurumda değil. Yüzünü yiyip parçalayın, kemiklerine kadar sıyırın. Bana değil! Julia'ya! Bana değil!
5
Maddeyi kontrol ediyoruz çünkü zihin zaten bizim kontrolümüzde. Gerçeklik kafatasının içindedir. Yavaş yavaş öğreneceksin, Winston. Yapamayacağımız hiçbir şey yok. Görünmezlik, uçmak, aklına gelen her şey. Eğer istersem bu odanın içinde bir sabun köpüğü gibi havada süzülebilirim. Bunu yapmak istemiyorum çünkü Parti istemiyor. Doğa yasalarına dair bu on dokuzuncu yüzyıldan kalma fikirlerden kurtulmalısın. Doğanın yasalarını da biz yapıyoruz.
6
Yalnız ve özgürken insanoğlu hep mağlup olur. Bu doğanın kanunudur, çünkü insanoğlunun kaderinde ölmek vardır, bu da mağlubiyetlerin en büyüğüdür. Ama eğer kendi bireyselliğinden kurtulabilirse, tam ve şartsız bir teslimiyet gösterirse, kendisini Parti'yle birleştirip PARTİ olursa, o zaman kadir-i mutlak ve ölümsüz olur.
4