Puan vermedi·336 syf.····Okunma: 09 Haziran 2024 23:26 Poor Things filmi konuşulmaya başlandığı ve filmin bir romandan uyarlandığını öğrendiğim andan itibaren kitabı okuma listeme eklemiştim ancak güzeller güzeli Emma Stone'un kapak resmi olduğu basıma kadar da bekledim. Film o kadar çok konuşuldu, Oscar'dan sonra o kadar eleştirildi ki benim yazacaklarım bir sürpriz olmayacak ya da "spoiler" içermeyecektir diye umuyorum.
Bella, hamile olduğu esnada intihar ediyor ve son anda kurtarılıyor, karnındaki bebeğin beyni ise yeni buluşlar yapan ve farklı tedavi yöntemleri deneyen ilginç doktor Baxter tarafından anneye naklediliyor. Aslında çok kez dillendirildiği üzere roman farklı bir Frankenstein hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor. Bella'nın yetişkin bir kadın vücudundaki henüz hayatı yeni yeni keşfeden bebek beyni ile yaptığı her şey bir emekleme misali onu baştan yaratıyor, her adımı hayata dair yeni bir şey öğretiyor ona. Evvela insan, sonra yetişkin, sonra da "kadın" olmayı öğreniyor Bella. Kendini, kadınlığını, kırılgan duygularını keşfi romanda en çok sevdiğim kısımlar oldu. Bella kocaman bir vücutta yeni doğmuş bir bebekti, Baxter üstüne titriyordu. O yüzden karşılaştığı her kötülük onu şaşkına çevirip derinden yaralıyordu. Bu bana tertemiz duygularla büyüyüp hayata atıldığım zamanlarda karşıma çıkan safi kötüler karşısında sudan çıkmış balığa döndüğüm zamanları anımsattı, bu hususta Bella'yla böylesi özdeşleşmem belki de bundandı. Mısır gezisinde yoksul, hasta ve perişan insanları, kör bebekleri gördüğünde dünyanın aslında hayal ettiği gibi bir yer olmadığını anladığı anlardaki hayal kırıklığını hem kitapta hem de filmde iliklerime kadar hissettim. Gemide tanıştığı diğer doktorlarla sisteme, devletlere ve politikalarına dair yapılan konuşmalar çok yerinde ve doğru tespitlerdi hem o dönem için hem de dünyanın geleceğine dair yapılan ve romanın belirli bölümlerine serpiştirilmiş eleştiriler bana göre çok yerindeydi. Bella'nın en nihayetinde kendini ve dünyayı çok iyi tanıyan, cesur, başarılı ve duyarlı bir kadın oluşu bana derin bir oh çektirdi çünkü konular ilerledikçe onun hayatına dair öğrendiğim her yeni gerçek, Bella'nın mutlu bir son hak ettiğine inandırdı beni. Kitabın bilgilendirme mahiyetindeki son kısımları bana sıkıcı ve yersiz geldi ancak çeviri oldukça başarılı ve anlaşılırdı, bunu fazla sorun etmedim.
Kitabı okuduktan sonra filmi de izledim. Yorgos Lanthimos sevdiğim ve anlayabildiğim bir yönetmen değildir esasen. Aslında romanda iki farklı hikâye var, hangisini seçip hangisine inanacağınız sizlere kalmış fakat Lanthimos'un yaptığı dokunuş, kitap boyunca nefret ettiğim karaktere yazılan son, ziyadesiyle hoşuma gitti, dolayısıyla da romana bağlı kalınmaması benim için bu defa önem arz etmedi. Film için tamamen aynı duyguları paylaşmasam da kitap -benim sevdiğim türlerden olduğundan- oldukça keyifliydi, okuduğum ve zaman ayırdığım için hiç pişmanlık duymadım, gönül rahatlığıyla da tavsiye ederim.