Okumaya başlamadan önce herhangi bir beklenti içerisinde değildim, oldukça spontane bir şekilde önüme çıktı ve okuduğum yorumlar doğrultusunda ortalamanın bir tık üstünde sayılabilecek bir genç kurgu olduğunu varsayarak okuyamaya başladığım bir roman oldu.
New York Times çok satan yazarlarından biri olan Kristen Ashley’nin Dream Man serisinin üçüncü kitabıdır, kitaplar birbirinden bağımsız bir şekilde ilerlemektedir. O sebeple okurken sıkıntı yaşanacağını sanmıyorum, ki zaten romanın seriye ait bir kitap olduğunu bilmeyerek okumaya başlamıştım. Sadece sanırım üç arkadaşın hikayesini konu aldığından dolayı romanın içinde belli kısımda kendilerini belli ediyorlardı, onun dışında başka bir şeye rast gelmedim.
Mara utangaç bir karaktere sahiptir ve dört yıldır uzaktan izlediği komşusu Mitch’e aşıktır. Geçmişi sebebiyle kendini hiçbir şeye layık görmediğinden dolayı Mitch gibi bir adamın ona bakamayacağım düşünür. Evindeki musluk bozulunca tesadüf eseri Mitch ona yardım edebileceğini söyler ve bu olaydan sonra Maya kuzeninin çocuklarını yanına almak zorunda kalınca ikili arasında çekim gittikçe güçlenir.
Ben konuyu tam okumadan başladığım için olay akışına çocuklar girince bir anda şaşırmıştım çünkü olayın sadece platonik olarak takıldığı komşusu ile arasındaki yakınlaşmayı okuyacağımı düşünmüştüm. Bu sebeple olaylar o kısma bağlanınca bocaladım.
Bir genç kurgu bazında ele alındığında beğendiğim noktalar olduğunu söyleyebilirim fakat her zamanki gibi mana veremediğim noktalarda mevcuttu. Öncelikle hoşuma giden ayrıntılar üzerinde duracağım. Klasik genç kurgular gibi cinsellik konunun önüne geçmiyordu, cinsellik elbette vardı fakat bu konunun önüne geçerek olayların akışına bariyer oluşturmuyordu. Bu dönemde çoğu genç kurgunun olay akışının dörtte üçünü cinsellik sağladığından dolayı bu romanda bunun olmayışı benim için güzel bir ayrıntı olduğunu söyleyebilirim.
Mara geçmişine rağmen kendine yeni bir hayat kurmaya çalışması, yeğenlerini bakımını üstelenmesi güzel bir ayrıntıydı fakat keşke bunları yaparken Mitch’in ardına saklanmasaydı. Mitch, Maya’ya göre çocuklara daha çok sahip çıktı resmen. Maya’nın dili son sahnelerde açıldı.
Erkeğin hödük, kötü çocuk kalıplarına uyan bir karakter olmaması hoşuma gitti fakat yazar bence bu noktada iyi bir karakter yaratayım derken hayale dönük bir karakter oluşturmuştu. Sanki ucundan ütopik bir karakter gibiydi, en azından bana öyle gelmişti fakat serinin adı “dream man” olunca bu noktada pek yorum yapılması mümkün olmuyordu. Ama bana göre gerçekte bir erkeğin bir kadın için bu kadar sorumluluğa gireceğini sanmıyorum, o sebeple bana göre Mitch karakteri gerçek dışı geldi.
Mara karakteri çoğu okuyucunun gıcık olduğu bir karakter olduğu açık bence. Utangaçlık ile aptallık arasından gidip geliyordu. Sürekli “şey” ve “Mitch” demekten başka düzgün bir cümle kurduğuna şahit olamadım. Çok içine dönük bir karakterdi, duvarları vardı. Bu geçmişte yaşadığı olayları ele alınca mantıklı gelse de bayağı suskun olduğu vakit vardı. Çoğu zaman konuşması, söz hakkı olması gereken yerde Mitch onun yerine konuşuyor ve onun yerine karar alıyordu.
Mitch karakterinin dominant olması ve ayakları yere basan bir karakter olması güzeldi fakat konuşması ve karar alması gereken kişi Maya iken her seferinde kabuğuna çekilip Mitch’in arkasına saklandı. Kitap boyunca “Artık sen de mi konuşsan Maya” diyerek söylenip durdum. Düzgün cümle kurmuyor ama sorun çıkarmasını biliyordu. Bu böyle olmaz, bunu yapamayız, tekrarı olamaz falan filan gibi cümleler kurmaktan başka bir şey yapmıyordu. İç dünyasında oluşturduğu o düzene ayak uydurmuş gibiydi. Yaşadığı olaylar itibariyle anlaşılabilir bir durum olsa da bazen sinir ettiğini söyleyebilmek mümkündür.
Roman genel olarak bana çok uzun geldi, gereksiz ayrıntılar ile okuyucuyu boğduğunu inanıyorum. Bu kadar uzatılması gereken bir roman değildi. Yazım dili sade olması sebebiyle bir şekilde okutsa da boğucu bir okuma oldu. Oysaki ilk sayfalarda hoşuma giden bir okuma olmuştu. Sonlara doğru sırf bitirmek için okudum, belki sırf bu uzatma yüzünden yarım bile bırakırdım.
İlk olaylar üç hafta içinde yaşandığı söyleniyor fakat o kadar olay oluyor ki o kadar şeyin üstünden üç hafta gibi kısa sürede yaşanmış olması bana saçma geldi. Sonra zaten yine zaman atlaması oldu. Klasik genç kurgu geleneği gibi bir şey olduğu için pek şaşırmadım ama sevmedim o kısmı.
Roman ilk başta kendini okutturdu, sonra söndü. Dediğim gibi bir ara yarım bırakma istediği doğdu fakat bitirmek için hızlı bir şekilde olmaya çalıştım.
Betimleme yoktu, sıradan bir anlatıma sahipti. Okunabilir mi, elbette ama beklenti içerisinde olabileceğiniz bir roman değildir. Ona göre okumaya başlamanızı öneririm. Okumayı düşünenlere keyifli okumalar dilerim