Hava yine kararmıştı. Yoltaşı Hanını sessizlik bürümüştü ve bu üç kısımlı bir sessizlikti.
En belirgin kısım, etrafta bir şeylerin eksikliğinden kaynaklanan boş, yankılı bir sükûnetti. Eğer rüzgar esseydi ağaçların arasında ıslık çalar, hanın tabelasını asılı durduğu kancalarda gıcırdatır ve güz yapraklarının savrulması gibi sessizliği yoldan aşağı süpürür giderdi. Eğer handa bir kalabalık, hattâ bir avuç adam bile olsa, gecenin karan- lık saatlerinde bir meyhaneden beklenen konuşmalarla ve gülüşmel- erle, gürültü ve patırtılarla o sessizlik bozulurdu. Eğer müzik olsaydı... ama hayır, elbette müzik falan yoktu. Aslında bu şeylerin hiçbiri yoktu ve o yüzden sessizlik yerini koruyordu. Üçüncü sessizliği fark etmek kolay değildi. Bir saat boyunca kulak kesilirseniz onu ayaklarınızın altındaki tahta zeminde ve barın ar- kasındaki kaba, kıymıklı fıçılarda hissetmeye başlayabilirdiniz. Bu ses- sizlik uzun zaman evvel sönmüş bir ateşin sıcağını barındıran kara taşlı şöminedeydi. Barı silerken ağır hareketlerle ileri geri giden beyaz keten bezdeydi. Ve orada durmuş, fener ışığı altında çoktan pırıl pırıl parlamış maun ağacını daha da parlatan adamın ellerindeydi.
Adamın ateş kadar kızıl saçları vardı. Gözleri koyu renkli ve dal- gındı. Adam pek çok şeyi bilmekten gelen ve hemen göze çarpmayan bir güvenle hareket ediyordu.
Yoltaşı onundu, tıpkı üçüncü sessizliğin de onun olduğu gibi. Buda münasipti, zira bu sessizlik en büyüğüydü ve diğer ikisini sarıp sarmalıyordu. Güz sonu kadar derin ve genişti. Üzerinden nehirlerin aktığı kocaman bir kaya kadar ağırdı. Ölmeyi bekleyen bir adamın sabırlı, sapı kesilen bir çiçeğinkine benzer sesiydi.