·480 syf.····Okunma: 04 Temmuz 2024 16:28 Kitap baştan sona klişelerden oluşuyor. İlk görüşte etkilenmeyi boşverdim, orası işin tadı tuzu, ama her yakınlaşmada on kere telefon çalıp yakınlaşmayı bölerse, on birincide ben artık derim ki yeter, bu kadar klişe fazla.
Baş erkek karakterimiz Andreas hiç çekici değil. Bizim yaz dizilerinde ki baş erkek karakter gibi birisi.
İlla birisine beslediğin duygunun aşk olduğunu anlamak için bir başkasının mı bunu dillendirmesi gerekiyor? Çünkü bunda tam olarak böyle oldu. Yasemin'in yaptığı salaklığı atlatamadan, Andreas'ın sergilediği bu performans ile beynime kalıcı bir hasar yemiş bulunmaktayım.
Ama bu konuya girmeden önce, "Türk kadını zorludur, Türk kadını inatçıdır, Türk kadını şöyledir, böyledir," diyerekten Türk kızımız Yasemin'in yaptığı salaklığa gelelim. Andreas'ın ne olduğunu baştan sona biliyordu. Hatta yüz yüze gelmeden öncesinde bile ortak tanıdıklarla ve babalarının iş ortağı olmasıyla zaten Andreas'ın ne olduğunu birinci elden duyup şahit olmuş birisiydi.
Eee, biliyor ama neden saçma sapan triplere girip Andreas'ı dinlemeden, saymadan terk ediyor?
Eskiden olmuş bir şeyi neden kafada kuruyor? Adamın geçmişi, ünü, şöhreti, her haltı belli. Hatta çapkınlığı Rusya sınırlarını aşmış ve ona rağmen buz ile inşa edip şekillendirdiği kalesini adamın yakışıklılığıyla eritip nazlı nazlı koynuna sokuldu.
Hani zorlu kadınımıza ne oldu? Bizim yirmi bir günde eriyip bitti.
Andreas'ın bakış açısıyla okuduğumuz için, Yasemin'in fark etmediği şeyleri okuyup fark etmiş ve çoğunlukla Andreas'a empati yapmış olabilirim ama bu adamın ne halt olduğunu bilmemize rağmen bu çapkın erkek karakteri konu alan yaz dizilerimizin çakması olan Rus adamımız uğraştı. Bunu Yasemin de biliyordu, en azından hissediyordu.
Bu yirmi bir günde onca şey yaşamalarına rağmen Andreas'ın odasının içinden geçmiş ruh hastası Olga'nın iki cümlesine itimat edip küçük ergen kızlar gibi eşyalarını toplayarak Türkiye'ye dönmesi oldukça komik bir durumdu.
Ve klasik, normalde sesi gür çıkan erkeğimizin böyle bir durumda salak gibi kalakalması daha da komik bir durumdu. Hani "seni seviyorum" diyemedin, söyleyemedin, hislerinden emin olamadın. Akşamına Olga'yı nezarete haşlamaya giderken Olga'nın hemen
"aşıksın o kadına" demesiyle duraksamayı geçtim, hemen kalbindeki filizlenmiş bu duyguyu aşk olarak kabul ediyorsun.
Deli olunacak bir kitaptı.
Yasemin, Andreas'ın çocuğunu taşıyor ve bunu söyleme zahmetine bile girmiyor. Hala diyor ki, "Andreas bu süreçte beni aramak istese arardı, gelirdi, bilmem ne yapardı." Kusura bakmayın ama Andreas'ın yerinde olsam evimde bıraktığı yasemin çiçeğini bile gider çöpe atardım. Öyle böyle terk edilmedi bu adam, dinlemeden etmeden yerden yere vurulup terk edildi.
Ne bekliyordu acaba Yasemin, ilgi filan mı? Çünkü dinlemeye bile zahmet etmeyerek terk ettiği adamın onu aramasını ve kendisine ulaşmasını arzu etti.
Ben Yasemin'i de anlıyorum, böyle adamlara güvenilmesi zordur. Ama ne olduğunu bilmesine rağmen onu belki adam ederim düşüncesiyle nasıl bir şeyler yaşayıp sonra da anlamadan dinlemeden "senden bir bok olmaz" diyerek terk ediyorsun? Hani olgun kadındın, dinleyebilirdin. İnanmak sana kalmış ama ayak üstü de olsa Andreas'ın söylediği, sana belki saçma gelecek açıklamalarını dinleyip "biraz zaman istiyorum" diyebilirdin. Adamın çocuğunu taşıyor ve söylemiyor, şaka gibi bir kadın karakterdi.
Yabancıların bize karşı ön yargısını kınıyor, sonra kendisi aynı ön yargıyı gidip yabancılara yapıyor. Neymiş, onlar daha rahatmış.
:) :) :) :)
Neyse, daha fazla anlatılacak bir şeyi yok. Verilen bu kadar yüksek puanı da hak ettiğini düşünmüyorum.