Puan vermedi·160 syf.··Beğendi
· Bir Ölünün Defteri;edebiyatımızın ilk büyük ustalarından,ağdalı Türkçesiyle çoğu okurun Kubbealtı Lügatı'yla tanışmasına vesile olan Halid Ziya Uşaklıgil'in ilk dönem romanlarından biri,kendisinin üçüncü romanı.Kitap,esasında 20. yüzyılın Ali Cabbar'ı Osman Vecdi'nin, sevdiği kadının eşine ölmeden önce bir günlük bırakmasıyla başlıyor ve biz Türk edebiyatının ikinci Zavallı Necdet'i Osman Vecdi'nin bu günlüğünü okuyoruz kitap boyunca.Burada bir şerh bırakmak istiyorum ki ben bu tarz kitaplara "anlatı edebiyatı" diyorum.Damızlık Kızın Öyküsü kitabının yazarı Margeret Atwood da bu şekilde isimlendiriyor bu tarz kitapları.Yani kitap boyunca biteviye bir kimsenin mektubunu, günlüğünü okuduğumuz bu eserler kendi başlarına yeni bir literatür oluşturacak kadar çoğaldılar artık.Anne Frank'ın Günlüğü, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu,Elif Oya'nın Güncesi,Ahitler...Bir Ölünün Defteri de bu anlatı edebiyatının Türk edebiyatındaki kolunu oluşturuyor işte.
Osman Vecdi;tüm Türkiye'nin okuduğu ve çok satanlardan inmeyen,kimilerinin Madonna'nın hayatını anlattığını sandığı,kimilerinin kahve fotoğraflarının vazgeçilmezi olan Kürk Mantolu Madonna'nın başkarakteri Raif Efendi'den sonra Türk edebiyatının en bahtsız,en bedbaht,en bikes karakteri olabilir hatta bu "zavallı çocuk"luk açısından Raif Efendi'yi bile sollayabilir.Ulan Halid Ziya,insan böyle bir karakteri nasıl yazar?Ben okurken bile yüreğime kıymıklar battı,vücuduma ve nesicime acıdan bir şırınga enjekte edildi,üzüntü çıtam Allah-u Ekber dağlarına kadar yükseldi de bir daha inmedi,tüm mesamelerimden keder fışkırdı be adam!Sen nasıl yazdın peki bu satırları,yüreğin nasıl el verdi de gencecik Osman Vecdi'yi kitap boyunca o acıdan bu acıya sürükledin?Körpecik çocuğu önce annesi terk etti,yetmedi sonra babası terk etti.Tüm bu müessif olaylardan sonra tam toparlandı dediğimiz anda en yakın arkadaşının aşık olduğu kuzenine aşık olduğunu öğrendi,aralarından çekileyim derken evliliklerinin mimarı bizzat kendisi oldu.Aşk acısından askere gitti de gazi,malul olarak geri döndü sonra da zaten çok kısa bir süre içerisinde öldü.Bu nedir?Sen Kemalettin Tuğcu'nun,Hasan Nail Canat'ın fikir babası mısın?Dünyadaki tüm felaketler nasıl oldu da bu adamcağızın başına geldi?Zavallı Osman Vecdi,bir felaket mıknatısı gibi etrafındaki her elim olayı manyetik bir alan oluşturarak kendine çekti resmen.Bu adam doğunca kederi de yanında eşantiyon olarak mı verdiler?Olmaz Osman Vecdi,kabul edemiyorum.Sen yedi kere yıldırım çarpmasına rağmen hayatta kalan,birden fazla kez piyango tutturan,Lale Devri'nde zevk-ü sefa eden dünyanın en şanslı insanlarının vücüdunda yeniden hayat bulmalısın dünyada,Halit Ziya bir reenkarne borçlu sana.Yazar tüm bunları Peyami Safa'nın "Bir Tereddüdün Romanı" adlı kitabındaki şu iktibasın reddi için yazmış sanki.
"Eğer insanları evlenmekte tereddüde sevk eden şey bedbaht olmak korkusu ise bende böyle şey yoktu; çünkü hiçbir hareketimin gayesinden tam bir saadet beklemiyordum. Hayattan aldığımız her zevki ona muadil bir ıstırapla ödediğimizi bildiğim için, hiç bir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felâketten korkmuyordum. Bunun ikisi de imkânsızdır. Çünkü ruhî varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat! İnsan, çektiği ıstırap nispetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar ararsa bulmaktan o derece zevk alır. İhtiyaç ve ıstırapla muvaffakiyet ve saadet arasındaki bu riyazî tenasüp, bütün insanlar arasında tam ve ezelî bir müsavat temin etmiştir. Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır. Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki muvazeneden doğan bu büyük müsavatı bildiriyor. Bunun için muvakkat hazlar ve kederler istisna edilirse insanlar arasında devamlı bir saadet ve felâketten bahsedilmesini bile fazla bulanlardanım."
Özellikle son sayfalara doğru zavallı Osman Vecdi "ölüyorum anlasana" modunda büyük bir aşk ızdırabı çekiyordu.
"Gönül,senin ellerini tutup,'Hüssam!Ne yapıyorsun?Benden firar ediniz.Ben senin zevceni [karını] sevmiş idim...Ben şimdi onun matemini tutuyorum,onu unutmak istiyordum,beni bırakınız,benden kaçınız.' demek istiyordu."
"Bir aralık bütün hakikatı sana haber vermek,Nigar'ı nasıl sevmeye başladığımı,o muhabbetin [sevginin] beni nasıl teshir ettiğini [büyülediğini],sevmediğini nasıl anladığımı,Nigar'ı sana bırakmak için ne ıstıraplar çektiğimi,şimdi sizi görmek benim için ne kadar ne takat [güç] kıran bir ölüm olduğunu izah etmek istedim,o zaman sen anlar,beni bırakırdın,buna ne lüzum vardı?Sizden kaçmak,gidip kaybolmuş bir köşede babamın yaptığı gibi meçhul,unutulmuş,hayattan çekilmiş yaşamak daha iyi değil miydi?"
"Zavallı kız!Acaba şu dakikada arkasında kendisini seyreden bir adamın bir gece çocuk gibi hüngür hüngür ağlayarak bir gözyaşı tufanı içinde kendisine hazin bir süküt [sessizlik] ile aşk takrir eden[ilan eden] adam olduğunu tahattur ediyor muydu [hatırlıyor muydu] ?"
"On beş gün oluyordu,henüz dışarı çıkmaya cesaret edemiyordum,seni görmek ihtimali bence bir tehlike idi,kalbinin üzerinde unutulmak istenen büyük bir sikleti [ağırlığı] olanlar gibi ufak tefek,manasız şeylerle iştigal ediyordum [uğraşıyordum]."
"Geceleri çıkmaya çalıştım.Tenha,guruptan sonra insanlarla münasebetini kat' eden [kesen] yerlere gittim.Ağaçların arasından,karanlıklar içinde bir hayal gibi dolaştım.Beni bir an için celb edecek [çekecek],kalbimde ufak bir neşat [sevinç] uyandıracak bir şey göremiyordum."
Her şey bir yana bu aşk acısını,ızdırabını anlamıyorum ya.O kadar bayağı ki.Yok sensiz yapamam,yok sensiz yaşayamam.Bu cümleler ya benimsin ya kara toprağın tarzı korkunç cümlelerin pasif edilgen hali sanki.Nedir bu bangır bangır yaşanan aşklar ve aşk acıları?Yani hiç mi kendinizi sevmiyorsunuz,hiç mi kendinizle yalnız ve barışık kalmadınız?Nedir bu varlığınızı bir başkasının varlığına eklemleme sevdası,nedir bu bir başkasının benliğinde sığınmacı gibi yaşama isteği,nasıl bir ezginlik ve eziklik bu?Osman Vecdi dinleseydin ya Semiramis Pekkanı,deseydin ya onun gibi dünyaya bir kere geldim aşktan ölemem diye.
Tüm bunların yanında kitap son dönemde hem ülkemizde hem de edebiyat dünyasında sıklıkla tartışma konusu olan sadeleştirme ve yumuşatma konusunda sunuş kısmında gayet güzel ve titiz bir açıklama yapmış.Kitabın içerisinde çok fazla bilinmeyen kelime olması kesinlikle okuma hızımızı sekteye uğratıyor ve bunun çok yoğun yaşandığı kitaplarda okumak bir işkenceye dönüşüyor ama kitabı sadeleştirmek de kitabın ruhuna zarar veriyor.İşte tam burada Bir Ölünün Defteri kitabında editörler kitap içerisindeki bilinmeyen kelimelerin metnin içindeki anlamlarını köşeli parantez ile hemen yanına eklemişler.Böylelikle hem kitabın orjinaline ulaşabiliyoruz hem de okuma hızımız sekteye uğramıyor.Bunu da sunuş kısmında en iyi şekilde ifade etmişler zaten.
"...sadeleştirmeler sırasında bu eserlerin epeyce örselenmiş oldukları görülmektedir.Bir eseri sadeleştirmek,mutlak surette onun taşıdığı değerileri de göz önüne almayı gerektirir.Böyle bir eseri okuyan dikkatli her okuyucu,kuşkuya düştüğü noktalarda eserin sadeleştirilmeye esas olan baskısına bakmak isteyecektir.Her iki metni tek kitapta toplamak ise ,eseri hacim bakımından hem şişirip hem de edebi değerini düşüreceğinden sadeleştirme çalışmalarında farklı yöntemler aramanın gerekliliği de ortadadır.
Bilim adamlarının yaptığı çalışmalar,okuma ediminin 'göz sıçramalarıyla' gerçekleştiğini göstermektedir.Bir metinde bilinen sözcüklerin sayısı ne denli fazla ise göz,satır üzerinde o kadar büyük bir alanda sıçrama yapabilmekte,'görüş genişliği veya algılama' alanı denilen bu sıçrama yayı da okuma hızını doğrudan etkilemektedir.
İşte,elinizdeki bu çalışmada bilinmeyen kelime,terkip ve ibarelerinin anlamının köşeli parantezler içinde verilmesi bu düşüncenin ürünüdür.Bu yöntemle,eğer sözcüğün anlamı bilinmiyorsa göz,sıçramalar sayesinde bu parantezi görmezden gelecek ve onu atlayacaktır. Böylelikle hem metne fazla müdahale edilmemiş hem de okuyucu metnin aslını görme olanağına da sahip olacaktır."