Puanım: 9.5/10
Sadece okumuş olmak için başladığım bir kitaptı. Ama gerçekten her yönden beni doyuran bir kitap oldu. Bu kitaptan asla bu şekilde bir verim alabileceğimi düşünmemiştim.
Kitabımız 7. yüzyılda, Hz. Muhammed'in Araplara peygamberliğini açıkladığı dönemde geçiyor. Kitaba başlarken dini bir kitap okuyacağımı düşünerek başlamıştım, lakin emin olun ki bu düşünce kitabın ana fikrinin yakınından bile geçmiyor.
Hikayemiz bu dönemde yaşayan iki şairi ele alıyor. "Dilsiz Şair" lakabıyla tanınan Zeyd, Betafan kabilesine mensup, Tuleyle ise Gallak kabilesine mensup. Zeyd ve Tuleyle, kendi kabilelerinin en büyük şairleri olarak kabul ediliyor. Bu şairlerin yollarını kesiştiren sebep ise güzelliği ile dilden dile dolaşan Sara adında bir kız oluyor. Sara uğruna bu iki şaire bir şiir yarışması tertip ediliyor. Şiir, Araplarda şeref meselesi olacak kadar büyük bir önem görüyor. Bu sebeple yarışmayı kazanan hem Sara'yla evlenecek hem de en büyük şair unvanını koruyup kabilesini gururlandırabilecek. Yarışma son ana kadar çok çekişmeli gidiyor. Gel gelelim bir şair, daha önce hiç duyulmamış, kulakları mest eden sözler söyleyene kadar. Yarışmayı kazanan bir şair oluyor ama iki taraf için de bu bedel ağır oluyor.
Kitap üç karakter üzerinden ilerliyor. Her bölümde sırasıyla birinin hikayesi anlatılıyor. Zeyd'i, Tuleyle'yi ve tacir Rüstem'i okuyoruz.
Zeyd, daha önce duyulmamış sözler zikretmesine rağmen kendine dair hiç özgüveni olmayan, utangaç olduğu kadar gururlu bir şair olarak karşımıza çıkıyor. Hikaye boyunca Zeyd'in karakter gelişimini resmen ince ince işlenmiş bir şekilde okuyoruz. Tuleyle'nin ise vicdanının kendi içinde verdiği savaşa tanık oluyoruz.
Bu kitabı bu kadar değerli kılan en önemli unsur, zaman zaman