Julian Barnes ile yolculuğum zannederim ki başlamadan bitti. Çok merak ettiğim bir yazardı ama ne zaman bir kitap, bir yazar ile ilgili beklentiye girsem hayal kırıklığı ile sonlanıyor.
Limon ağacı öykülerden oluşuyor. Ana tema yaşlılık, yaşlanma yolculuğu. Konsept çok güzel, öyküler de öyle tabi, akıllıca kurgulanmış, hepsi çok derin. Ama hiç biri bana geçmedi. Sabırla yarısına geldim fakat devamında neler olacak diye bir hisse kapılmadığıma iyice emin olduğum noktada yarım bıraktım.
Barnes’ın çok güzel bir yazım şekli var aslında. İnsanı yumuşacık bir battaniye gibi saran kadife gibi bir dili var. Özellikle ilk öykü de bunu derinlemesine hissettim. Ama devamındaki öyküleri çok karmaşık buldum. Hani, çok şey anlatıyor, çok derinden mesajlar veriyor gibi bir duruşu var her birinin ama benim kafamda niyeyse bir bütünlük kazanmadı. Hikayenin bir yerlerinde kopmuşum sonra toparlanıyorum falan. Yazarın kalemi ile ilgili yorum yapacak kadar çok eserini okumadım ama bana kalırsa ileri seviye bir okurluk istiyor yazdıkları. Şimdilik onu Orhan Pamuk’ların, Gabriel Garcia Marquez’lerin, Dostoyevski’lerin olduğu rafa kaldırıyorum.
Yarım bıraktığım yazar ve kitaplar koca bir ordu olma yolunda ilerliyor ama olsun. Bir kitabı yarım bırakmak da sevdaya dahildir. Elbet bir gün hepsinin vakti gelir.