Okuma serüveninde yer edinen her okuyucunun, en az bir kere okumaya niyetlenip en az 2 kere; daha ilk sayfalarından okumayı bıraktığı kitap olduğunu düşündüğüm Saatleri Ayarlama Enstitüsü, her okuyucu gibi benim de okumayı çok istediğim defalarca niyetlendiğim ama okumaya başlayınca daha ilk 5 sayfasından bir şey anlamayıp devam ettiremediğim bir kitaptı. Yıllar sonra tekrar okumaya niyetlendiğim kitapta bu zamana kadar neden bekleyip, okurken bu kadar zorlandığımı anlamayarak giriş yaptım kitaba. Aslında biraz eski Türkçe kelimeleri barındırması, kelimelerin anlamlarını bilmeme gibi faktörler kitabı okumayı zorlaştırsa da, elden bırakacak kadar zor olmadığının farkındalığı ve Hayri’nin bedbaht yaşamının ilginçliği ile kitaba devamlılık sağlayabildim.
Daha çocukluğundan tembel bir yaşamı olan; yanlış seçimleri, gayesizliği ve hayatına hep başkalarının yön vermesiyle ilerleyen ilginç bir öyküsü var Hayri’nin. İşine, işsizliğine, evliliğine, çocuğunun ismine varana kadar hep başkalarının kararları ile tutunan Hayri’nin hayatı bir yalan ile batmış yine benzer bir durum olan başka bir yalan ile yükselişe geçmiştir. Bu süreçte Hayri’nin iç dünyası o kadar güzel analiz edilmiş ki okurken Hayri’yle birlikte sizde o süreçlerden geçiyor, onun bakamadığı Halit Ayarcı tarafından zorla baktırılmaya çalışılan pencerelerden bakabilmeyi deniyorsunuz. Ne kadar uğraşsa da her şeyin farkında olan Hayri, ne kendini yücelten yalana ne de kendini alaşağı eden yalana etrafındaki insanlar gibi kendini vermiyor. Her şey, bir şeye inanmakla başlıyor. Bir inanç sizi ihya edebilir ya da sizi bitirebilir. Zedelenme ile inancınıza gölge düşebilir, o inançla inşa ettiğiniz şeyin altında kalabilirsiniz. Enstitü inancı ile çıkılan yolda, enstitü altında kalmıştır Hayri ve Halit Ayarcı. İnanma ve inanmamanın vücut bulmuş hali şeklinde işlenen kişiler kitabın sonunda inandıkları ya da inanmadıkları ölçüde zarar görmüşlerdir. Her şeyini inanarak inşa ettiği Enstitü ve cemiyetin samimiyetsizliği ile hayal kırıklığına uğrayan Halit Ayarcı ve hayatında hiçbir şeye inanmadığı gibi Enstitüye de inanmayan Hayri ise gerçekleşmesini beklediği sonuç ile karşılınca inanmış ve kendini adamışlar kadar kahrolmamıştır. Realist yaklaşım ile yaklaşanın aslında iddia ettiği gibi Halit Ayarcı'nın kendisi değil de Hayri olduğuna kitabın sonunda ikna oluyoruz ki bizimle birlikte bence Halit Ayarcı da ikna oluyor.
Konusunun ne olduğuna uzun bir süre karar veremediğim kitapta ilginç noktalara değinilmiş. Zaman, baba-oğul travması-psikanaliz, işletme kuruluşu, inanç vb. Doktor Ramiz’in tanı ve tedavisi noktasında oldukça ilgi çekici hal alan kitap, “bir enstitü açılışına buradan gelinir mi?” derken kitabın sonlarına doğru bir enstitü açılışına daha iyi gelinmezdi dedirtiyor. Aslında kitaba başlarken zihnimde hiç böyle bir kitap yoktu; konu olarak, akış olarak, karakter seçimleri olarak. Fakat yazar her şeyi o kadar güzel bağlıyor ki olayın akışında buluyorsunuz kendinizi.
Son olarak altını çizdiğim bir paragrafı eklemek istiyorum:
“Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mani olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyeti ile... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun!”
Bu paragraf, bana teoriye çok takılı kaldığımızı, uygulamada da bi’ o kadar zayıf olduğumuzu düşündürüyor. Hayatı bilmeye çalışırken yaşamayı unutuyormuşuz gibi. Yaratılanı mı yaşıyoruz, yaşadığımızı mı yaratıyoruz? Her yaşadığımızı yalnızca biz mi yaratıyoruz? Ya da her yaratılanı yalnızca biz mi yaşıyoruz? Halit Ayarcı olsaydı da bu konu üzerine uzun uzun konuşsaydık ne de iyi olurdu.