10/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2023 4. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 21 Kasım 2023 00:59
Hay bin Yakzan, hayatıma ilkokul yıllarında çizgi film formunda girdiğinden, bunu felsefi açıdan değerlendirebilecek bir yaşta olmadığımı siz de tahmin edersiniz ki söyleyebilirim. Sonraki yıllarda ara ara bu kitabı tavsiye edenleri duysam da hep bir kulak arkası etmişliğim de vardı, ne kadar kitap okumayı sevsem de. Sanırsam bunun bir nedeni de felsefeyle aramızın pek iyi olmayışı ve daha zor, anlaşılmaz bir dil beklememdi. Fakat şu an okuduğum kitaplar içinde bu kitaba ne kadar geç kalmış olduğumu üzülerek itiraf ediyorum. Bu tek kelimeyle muhteşem yapıt, sadece her Müslümanın okuması gerektiği değil, bütün insanların, özellikle İbn-i Tufeyl’ in Hay bin Yakzan‘ını ilkokul 4 veya 5. sınıflarda okunması zorunlu hale gelmeli diye düşünüyorum. Şerafettin Yaltkaya'nın yapmış olduğu giriş, her iki felsefi hikayeyi anlamamız bakımından çok iyi düşünülmüş, kozmogoni (evrendoğum), ruhbilim, dirimbilim hakkında verilmiş öz ve salt bir girişti. Özellikle, İbn-i Sina'nın Hay bin Yakzan’ını okurken bu bilgiler gerçekten gerekliydi. Zira hikayeyi İbn-i Sina gibi birçok ilimde derinleşmiş bir alim ve filozofa göre teşbih bakımından yetersiz ve olay örgüsü bakımından anlaşılmaz bulduğum noktalar vardı. Daha çok “iklimler” üzerinden verilen ve öğüt tarzında devam eden örneklerde, girişi anlayarak okumama rağmen çoğu kez dipnotlara bakarak gerçekte, felsefi olarak neyi kastettiğini anladığım durumlar oldukça sıktı. Yanlış bulduğum bir diğer nokta ise, İbn-i Sina'nın Hay bin Yakzan’ ında, Hay’ın bilgiye ulaşırken, keşfederken gökten yere doğru bir aydınlanış tasvir etmiş olması. Halbuki insan yerdeyken yakını bırakıp uzak olan göğü anlamaya, bilmeye ( anlatmaya, öğretmeye) çalışması ne derece mantıklı olduğu konusundaki düşüncem. Kısa olan bu birinci Hay bin Yakzan’da en sevdiğim kısım ise, yönetici ile alakalı olan son kısımdı: “ Bu yöneticinin çevresinde bulunanlardan herhangi birisi, bir an için kendisini iyice görmek istese, dehşete düşerek, kamaşan gözlerini kapamak zorunda kalır. Ona bakmadan önce gözleri çalınacak, kapılacak olur.”(sf.51) kısmı bize Peygamberimiz Hz.Muhammed(s.a.v.)’in bu konudaki hadisini hatırlattıktan sonra “Onun kendi güzelliği, güzelliğinin perdesi; dışta görünmesi, onun içte kalmasının nedeni olmuştur. Açığa çıkması, gizlenmesini gerektirmiştir. Tıpkı güneş gibi... İnce bir bulut perdesi arkasına girdiği zaman görülebilir. Ama kendisini perdesiz olarak gösterecek olursa, görülemez. Işığı, kendi ışığına perde olur. Bu yöneticinin, güzelliğini kendi adamlarından kıskanması söz konusu değildir. Kendisinin güzellik ve parlaklığını göstermezlik etmez. O, güzelliğini gösteriyorsa da kimse de onu görme gücü yoktur.”(sf.51) kısmı ise, Cenab-ı Hakk’ın neden zahiri görülmediğinin hatta görülemeyeceğinin, beni ilerde bu örneği kullanacak kadar etkileyen bir anlatımıydı. “Eğer seni aydınlatmak amacıyla söylediğim bu sözler, beni ona yakınlaştırmamış olsaydı, onunla ilgim, seninle bir çift söz etmemi bile engellerdi. İstersen arkamdan gel... Seni ona götüreyim.”(sf.51) kısmı da hikayenin kahramanı olan Düşünen Ruh’un, yani Hay’ın, mertebe ve yetkinlik açısından akl-ı müstefada (kazanılmış akla) ulaşmış ve diğerlerini de bu zevki tatmaya ve mertebeyi göstermeye uğraşması, bu hikayenin de amacı olmasının göstergesi bakımından beni etkileyen bir kısımdı. İbn-i Tufeyl’in Hay bin Yakzan’ı ise, başta söylediğim gibi tek kelimeyle muhteşemdi. Zira en başından hikayenin olay örgüsü sonuna kadar ince ayrıntılar bile düşünülerek, tek tek basamaklar çıkılmış ve bu konuda itiraza (yani hikayenin eksik bir tarafı kalmayacak şekilde) mahal verilmeyecek bir tarzda örülmüş. Okuyucu olarak, Hay’ın gelişim evrelerine yalnız olduğunu sandığı o adada, biz de şahit olduk, bu mertebeleri nasıl çıktığını en azından ilmel yakin anladık diye düşünüyorum. İlk etkilendiğim kısım, Hay’ın 7 yaşına yakın olduğu dönemde, hissettiği ilk duygunun “utanma” olması. Zira burada fıtratımızdaki bu ihtiyaç, etrafta hiç insan olmasa dahi ortaya çıkışı çok güzel ve mantıklı bir şekilde izah edilmiş. Sonrasında, kendinin diğer canlılardan farklı olduğunu, annesinin de gerçekte ceylan olmadığını anlamasına rağmen, ceylanı yani annesini kaybettiği sırada yine de kendini kaybedecek derecede çok üzülmesi ve geri getirmek, sayrılığın kaynağını bulmak için organları öğrenmesi ve tıp konusunda ileri derecede bilgi sahibi olması, insanın sevdikleri için neler yapabileceğini de gösteriyor. Hikayede, ruhu keşfedişi, öze ulaşışı, beden -gövdeye karşı ilk ilgisizliğin başlangıcı örgü bakımından çok güzel tasvir edilmiş. Sırayla hayvanları, bitkileri inceleyip, hepsinin birer tür olduğunu, kendisinin de bir tür olması gerektiği çıkarımına varması; “Birlerin toplanarak, bütün bir BİR’i ihtiva etmesi”nin gerekliliğine varması ve bunu bize yani okuyucuya anlaşılır bir dille zorlanmadan aksettirmesi de çok keyifliydi. “Bütün nesneler gerçekte birdir.”(sf.109) 28 yaşına vardığında, her eylem ve olayın ilke ve ilk nedeni olan zorunlu (vacip) ve bağımsız Özne’yi ayrıntılı biçimde tanıma isteği duyduğu o ilk an, bir insanın kendiliğinden yaratıcısını bulabileceğini biz okurlara kanıtlamış olduğu yerdi. Yerdeki nesneleri inceledikten sonra gözlerini göğe ve gök cisimlerine çevirmesi, İbn-i Sina'nın hikayesiyle karşılaştırılınca çok daha mantıklı ve anlaşılırdı. Hay’ın aklına gelen ve onu ikircime düşüren “Yaratıcı evreni niçin daha önce yaratmadı da sonra yarattı? Yoksa Yaratıcı’ da önce yaratmadığı şeyi sonradan var etmesini, yaratmasını gerektirecek bir değişiklik mi ortaya çıktı? Eğer böyle bir değişiklik olduysa, bu değişikliği ortaya çıkaran nedir?” soruları zaman zaman benim aklımı da kurcalayan ve ikircime düşüren sorulardı. Fakat Cenab-ı Hakk'ın ezeli olduğu ve onun için zaman kavramının olmadığı düşünüldüğü ve Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” hadisini de düşündüğümüz vakit bu sorular artık bir soru işareti olmaktan çıkıyor. Ki zaman, mahlukat için yaratılmış bir mahluktur. Allah (c.c.), yaratılmışın içinde sınırlandırılamayacak bir sonsuzlar sonsuzudur.Yani bundan münezzehtir. Sayfa 129’daki güçsel (bilkuvve )ve edimsel (bilfiil )algıları açıkladıktan sonra aslında Yaratıcımızı edimsel olarak algılayıp, sonrasında güçsel algıya düştüğümüz için onu aradığımızı, bu yüzden bu kadar özlem ve arayış içinde olduğumuzu söylemesi yine beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi. “Varlığın bilgisine kendisinden başka hiçbir araçla ulaşılamaz. Ona ulaşmak, yine ancak kendisiyle mümkündür. Bilen de O, bilinen de O, bilgi de O’dur.(sf.136) Hikaye örgüsü o kadar ince düşünülmüştü ki, Hay Özne ile müşahede edebilmek için, neyi nasıl yemesi gerektiğini bile mantıksal olarak düşünmüştü ve yine Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in birçok hadisi ve sünnetiyle örtüşen bir çıkarım elde etmişti. Yine sayfa 142’de“Hay bir yandan kendini temizler, güzelleştirmeye çalışırken bir yandan da gök cisimlerininkine benzer dairesel hareketler yapıyordu. Kimi zaman adanın çevresinde dönüyor, kimi zaman yürüyerek ya da koşarak barınağının ya da bir tepenin çevresinde dönüyordu. Öylesine yoğun bir çaba harcıyordu ki, özellikle kendi çevresinde dönerken düşüp bayıldığı bile oluyordu.”...ile “Bu çalışmaları sonunda öyle bir noktaya geldi ki, dönme eylemi şiddetlendikçe, duyulur dünya tümüyle kayboluyordu. Bedensel araçlar gereksinen hayal ve diğer güçleri gevşiyor, cisimden arınmış eylemleri güç kazanıyordu. Hatta kimi zaman düşüncesi, dünyevi olanlarla karışmaktan kurtularak öylesine saflaşıyordu ki, onunla zorunlu Varlık’ı müşahede ediyordu.” kısımları benim ve tabii ki diğer okuyucuların da akıllarımıza Hz.Mevlana'nın Yaratıcı ile irtibat kurma yolunun da aynı bu yöntem ile olduğunu anımsatıyor. Ve, “Sonunda, diğer varlıklar da kendi özü de kayboldu, tümüyle yok oldu.” (sf.145) ile fenafillah mertebesine ulaştığı ve başından beri beklediğimiz anın gerçekleşmesiyle, okuyucu olarak bizim de nefesimizi tuttuğumuz bir kısımdı. Yine “Aynalar Düzeneği” kısmı baştan başa çok güzel bir bölümdü. Daha birçok yazmak istediğim yer vardı fakat buraya her beğendiğim yeri yazarsam, kitabın yarısını alıntılamış olacağımdan dolayı bu kadarı ile yetiniyorum. Son olarak, İbn-i Sina'nın ve İbn-i Tüfeyl’in, hikaye için aynı adı ve konuyu seçmesine rağmen bu iki şey haricinde felsefi romanlarında bir benzerlik göremedim. İbn-i Tüfeyl’in Hay bin Yakzan’ını daha çok sevdiğim yukarıdaki değerlendirmelerimden zaten anlaşılmıştır. Umarım felsefi roman veya diğer adıyla “robinsonat” türünde eserler verilmeye devam eder ve insanlık bundan ilham alabilir, fayda sağlayabilir ve felsefi olarak yeni bakış açıları edinebilir.
Alıntı
Hay bin Yakzanİbn-i Sina · Yapı Kredi Yayınları · 20246,3bin okunma
·
94 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.