·430 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Temmuz 2024 18:36 Pek çoğumuz hayatımızda var olup bize acı veren olguları ; düşünmemek, unutmak, akla getirmemek isteriz.
Eğer bu duyguları bu şekilde bastırdığımızda bilincimizden uçup gideceğini düşünürüz.
Kitapta da konuşulan daha sonra Sigmund Freud’un bulup doktrine edeceği “Bilinçaltı Teorisi” bunun tersini ispatlar durumda.
Biz bize acı veren duyguları unutmaya, beynimizden uzaklaştırmaya çalışıp ve bunları da o duygulardan bahsetmeyerek, düşünmeyerek yapabileceğimizi düşünsek de o bastırdığımız duygular günün birinde çok daha ağır bir şekilde ortaya çıkmak üzere bilinç dışımıza yerleşiyor.
Bastırıp bilinç dışımıza gönderdiğimiz bu duygular sonrasında bünyemizde nevrotik etkilere sebep olarak ortaya çıkıyor.
Freud’un bulup öncülük yaptığı, kitapta da çıkışı anlatılan Psikanaliz kavramı da bize bu duyguları bastırmak yerine; onları düşünerek, dile getirerek, onların kaynağına ve anlamlarına inerek bütün bunları sağlıklı bir şekilde ele alıp incelemeyi öğütler nitelikte.
Kitap Salome adında genç, çekici ve güzel bir kızın o sıralar Venedik’te tatilde olan Dr. Josef Breuer’a gönderdiği ilginç bir mektup ile başlar.
Bu mektup doktorun daha sonra Nietczche adındaki o sıralar çok tanınmamış bir filozofla tanışmasına hatta büyük bir dost olmalarına sebep olacaktır.
Bu dostlukta psikoloji ve felsefenin harmanlanması öyle güzel yansıtılmış ki bazen nutkum tutuldu demekten kendimi alıkoyamayacağım.
Nietzche’nin varoluş felsefesi, bilinçaltı teorisi, takıntı gibi nevrotik eğilimler bir kitapta bu kadar güzel işlenebilir.
Bazen hayatta bazı kişileri takıntı yaparız.
Ne yaparsak yapalım onları bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Fakat bizim takıntımızın sebebi aslında o kişi değildir ; Biz kendi bilincimizde o kişiye belli anlamlar yükleyip o kişiden bağımsız bambaşka bir kişi yaratırız.
Bizim asıl takıntımız aslında kendi yarattığımız o kişiyedir.
Velhasıl kelam ne demiş üstat ;
“ Biz arzu edilenden çok arzulamaya aşığız.”