Puan vermedi·%30 (70/226 syf.)· Aylardır listemde bekleyen bir kitaptı. Hedef listemi kontrol ederken göz göze geldiğimde aaa sahi sen burdasın deyip o içimdeki henüz hiç Sartre okumamış olmanın boşluğunu hissederdim buruk bir şekilde. Sanki hayatımdaki bir gedik Bulantı ile kapanacakmış gibi, yani buna inandırmışım kendimi.
Romana başladım. İlk 30 sayfa çok güzeldi. Bireyin iç dünyasını aktaran romanlara bayılırım. Yazarın koluna girersin, o yol boyunca onunla birlikte kendini de ararsın. Bir tanecik ortak bir noktanın içindeki bir yaraya iyi gelmesini, bir gediği kapatmasını beklersin. Ama Sartre’la biz sürekli kopuyorduk. Satırlarca odaklanamadığımı fark edince dedim bu işin olacağı yok.
Romanın odak noktasında yalnızlık var. Tipik bir varoluşçuluk belirtisi. Ve çok da güzel işliyor yazar. Hem bir duygu olarak hem fiziksel olarak bir gözlük gibi takınmış yazar yalnızlığı her yerde her şeyde onu görüyor. Okuyucuyu bir girdabın içine çekmeye çalışıyor sanki. Üzerine yazılmış incelemelere bakılırsa başarıyor da.
Bulantı gibi bir eseri okudum demenin sevincini erken erken yaşarken bir an durdum dedim ki; “Sartre! Biz bu yolu seninle yürüyemeyiz, çünkü anlattıkların artık benim içime dokunmuyor. Senin üç yıldır yaşıyorum dediğin durgun hayat şimdi benden çok uzaklarda.” Zannederim ki ilk kez bir roman içime dokunmadığı için bu kadar mutluyum. İçimi kurşun gibi delip geçen kitap sözlerinin bu romandan olmasını istemezdim.
Hep söylerim, kötü kitap yoktur, içinize dokunmayan, karakterlerinde kendinizi bulamadığınız kitap vardır. Eminim çoğunuz Sartre gibi hissetmemeyi dilerdiniz.