Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

Puan vermedi·226 syf.··
2021 86. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Kasım 2021 20:23
Kitap gerçekten adını veren bir kitap çok beğendiğim bnir kitap oldu.konu olarak zaten felsefi bir kitap yaşamı sorgulayan ve cevap arayan türden bir kitap olduğu için dikkatimi çekmişti hemen şansım var ki okuma fırsati buldum konu çok güzeldi
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
Puan vermedi·226 syf.··
2021 16. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 20 Aralık 2021 18:30
Bulantı ,gerçeğe başka bi pencereden de bakış kitabı…Dingin bi ruhla okunması gerekir.Ruh halin kitaba hazır değilse balın içinde yürüyormuş hissi uyandıracaktır.Anlatılanlar tamamiyle günlüklerden oluşur.. Varoluşunun farkına varma serüvenini olay örgüsü ve betimlemleriyle de kitabı edebi açıdan sevdiriyor.Betimlemeleri okurken baş karakterle beraber sokakları aynı anda geziyormuşsunuz gibi hissettirir.Sartre’yi, bulantıyla daha iyi tanıdım.
Felsefe-Düşünce
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
Bulandım
9/10
·226 syf.·
2024 8. kitabı
Bu kitabı okurken gerçekten bulantınız başlıyor yalnız. Jean-Paul Sartre bu nasıl iş abi ya. Bir varolmaya kendimizi kanıtlamaya çalışmak falan. İnsan herşeyden tiksinerek bahseder mi? Ediyor vala. Kitapta çok güzel cümleler vardı aşırı alıntı paylaştım. Sizlerde hayatınızda Bulantı okuyun bi ya. Söyle bir cümle geçiyor ...kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum! Sanki başka türdenim ben. Sanki deil gerçekten öylesin. :)) neyse keyifli okumalar.
1000k
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
Puan vermedi·%30 (70/226 syf.)·
Aylardır listemde bekleyen bir kitaptı. Hedef listemi kontrol ederken göz göze geldiğimde aaa sahi sen burdasın deyip o içimdeki henüz hiç Sartre okumamış olmanın boşluğunu hissederdim buruk bir şekilde. Sanki hayatımdaki bir gedik Bulantı ile kapanacakmış gibi, yani buna inandırmışım kendimi. Romana başladım. İlk 30 sayfa çok güzeldi. Bireyin iç dünyasını aktaran romanlara bayılırım. Yazarın koluna girersin, o yol boyunca onunla birlikte kendini de ararsın. Bir tanecik ortak bir noktanın içindeki bir yaraya iyi gelmesini, bir gediği kapatmasını beklersin. Ama Sartre’la biz sürekli kopuyorduk. Satırlarca odaklanamadığımı fark edince dedim bu işin olacağı yok. Romanın odak noktasında yalnızlık var. Tipik bir varoluşçuluk belirtisi. Ve çok da güzel işliyor yazar. Hem bir duygu olarak hem fiziksel olarak bir gözlük gibi takınmış yazar yalnızlığı her yerde her şeyde onu görüyor. Okuyucuyu bir girdabın içine çekmeye çalışıyor sanki. Üzerine yazılmış incelemelere bakılırsa başarıyor da. Bulantı gibi bir eseri okudum demenin sevincini erken erken yaşarken bir an durdum dedim ki; “Sartre! Biz bu yolu seninle yürüyemeyiz, çünkü anlattıkların artık benim içime dokunmuyor. Senin üç yıldır yaşıyorum dediğin durgun hayat şimdi benden çok uzaklarda.” Zannederim ki ilk kez bir roman içime dokunmadığı için bu kadar mutluyum. İçimi kurşun gibi delip geçen kitap sözlerinin bu romandan olmasını istemezdim. Hep söylerim, kötü kitap yoktur, içinize dokunmayan, karakterlerinde kendinizi bulamadığınız kitap vardır. Eminim çoğunuz Sartre gibi hissetmemeyi dilerdiniz.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
9/10
·226 syf.·
2023 10. kitabı
Selamlar.. İncelemeye başlayacağım tam da şu anda, bu kitaba nasıl ve nerden başlanır bilemediğimden en iyisi hissettirdiklerinden bahsedeyim. Bir kafede oturmuş arkadaşınızla muhabbet ederken arkadaşınızın aniden odağınızı sabah giymiş olduğunuz ve o andan sonra asla bilinçli olarak fark etmediğiniz çorabınıza, cebinizde duran bozukluklara ya da oturduğunuz sandalyeye çektiğini düşünün. Biraz nörobilimsel bir tabirle bilinçdışıyla kolayca hallettiğimiz eylemleri bilinçle yapmaya zorlandığınızı hayal edin. Fincanı ağzınıza götürürken çayı dökmemek adına açı hesapladığınızı, ağzınızın içinde büzülü duran dilinizi her an hissettiğinizi.. Evett oldukça zor, katlanılmaz, yorucu bir hayat olurdu.. Bu çoğunlukla fiziksel verdiğim örneklerin düşünsel boyutlarını hayal edin bir de.. Varolan ya da varoluşan her şeyin varolagelirken bilincinde olmak. Şu anın daha şu an bile demeden geçmişe dönüştüğünü, az önce verdiğim örnekleri okurkenki zamanınızın bir daha geri gelmeyeceğini sürekli olarak anımsamak... Farkında olmak, farkında olunmadığını fark etmek, ayrışmak, yalnızlaşmak ve yabancılaşmak. İşte kitap tam olarak böyle bir duygu-düşünce ağına itiyor insanı. Buna da bulantı diyor ve bir yerden sonra gerçekten mideniz bulanmaya başlıyor. Başlarda farkındalığı sağlıklı denebilecek bir düzeyde hissedip pek çok konuda farkındalık tatmini yaşıyorsunuz ancak ilerledikçe adeta farkındalık bataklığına saplanıyorsunuz ve kurtulmak gitgide zorlaşıyor. Ancak adı "Bulantı" olan bir kitabın okurken keyif vermesini bekleyemeyeceğimizden kitap tam anlamıyla amacına ulaşıyor diyebilirim sanırım. Tam da bu nedenle başarılı bir başyapıt niteliğinde. Bulantı kelimesi üzerine düşünüp dururken araştıra araştıra vardığım ekşi sözlükte şöyle bir yorum vardı: "bir süre yapışıyor sanırım
1000Kitap Gerçek Okurlar
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
10/10
·226 syf.··
Beğendi
·
2025 39. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2025 22:19
Varoluşçuluk felsefesine yakın bir insan olarak bu kitabı hep çok duymuştum, okuyunca ilk başlarda en çok Sartre'ın kalemi beni kendine çekmişken sonlarına doğru konusu ile daha da kendine sardı. Çok güzel ve anlamlı bir kitap gözümde, bitirdiğimde nedense bir süre etkisinden çıkamamıştım.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
Puan vermedi·237 syf.·
2023 3. kitabı
Hadi beraber varoluşumuzu sorgulayalım ;) Yalnızlığın ortasında… Hayatın tam da kabak tadı vermeye başladığı şu anda.. Havanın yağmurlu, karanlık ve kasvetli bir günü elime aldığım bu kitabı bitirene kadar gri bulutlarım bir türlü dağılmadı. Ne hüzünlendim ne de neşeliydim, ana karakterimiz gibi hissiz ve kimsesizdim. Hayattan bıkmış, yaşamaya ve yaşayanlara dair midesi bulanan Sartrenin içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatan bir kitap. Okurken ‘’an’’da yaşamaktaydım. Sartre ile birlikte anlattığı şehrin çamurlu sokaklarında, oturduğu kafenin sigara kokan masalarında, yatak odasının manzarasındaydım. Kitap beni hiç ummadığım şekilde içine çekmiş, bilmek istemediğim hisleri iliklerime kadar hissettirmişti. Velhasılı kelam iç dünyanızın halini yazı diliyle görmek ve hissetmek güzel. Hepinize keyifli okumalar.. :)
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
Jean-Paul Sartre – Bulantı ve Varoluşçuluk Felsefesi
Puan vermedi·226 syf.··
2025 4. kitabı
·
31 günde okudu
·
Okunma: 09 Şubat 2025 12:13
“Bulantı”, Jean-Paul Sartre’ın 1938’de yayımladığı eser. Varoluşçuluk felsefesinin edebi bir yansıması olan önemli bir romandır ve bu roman, insanın varoluşu sorgulaması, anlam arayışı ve özgürlük düşüncesini temel alan derin bir anlatıya sahiptir. Neydi Bu Varoluşçuluk? Varoluşçuluk, özellikle 20. yüzyılda yaygınlaşan bir felsefi akımdır. Bilmeyenler icin 1900-1999 yılları arasına 20. yüzyıl diyoruz. Bu düşünce sistemine göre: İnsan doğuştan bir anlamla dünyaya gelmez, ancak kendi seçimleriyle bir anlam yaratır. İnsan tamamen özgürdür. Ancak bu özgürlük, büyük bir sorumluluk ve bazen de sıkıntı getirir. Hayatın somut bir anlamı yoktur: İnsan, evrenin anlamsızlığı karşısında kendi anlamını yaratmalıdır. İnsan, kendi varoluşunu sorguladığında bir rahatsızlık, boşluk ve anlamsızlık hissi yaşayabilir. Buna "Bulantı" duygusu (yani bu günlerde herkeste olandan) diyoruz. Sartre, bu felsefeyi "Bulantı" romanında başkarakter Antoine Roquentin’in içsel dönüşümüyle anlatır. Romanın kahramanı Antoine Roquentin, tarih üzerine çalışan bir yazardır ve Fransa'nın Bouville kasabasında yalnız bir yaşam sürmektedir. Marquis de Rollebon adlı bir tarihi figür üzerine bir biyografi yazmaya çalışsa da, zamanla yazıya olan ilgisini kaybeder. Roquentin, kasabadaki insanları gözlemler, onların hayatlarının sıkıcı rutinlerle geçtiğini fark eder ve toplumun ikiyüzlülüğünden rahatsızlık duyar. Eski sevgilisi Anny ile geçmişte yaşadığı aşkı hatırlar ve onunla tekrar görüşmek ister. Ancak, bu ilişki de ona bir tatmin sağlamaz. Roquentin, bir gün parkta otururken bir taş, bir kök veya bir ağaç dalı gibi sıradan şeyleri fark eder ve birden varoluşun tuhaf ve rahatsız edici olduğu hissine kapılır. İşte burada "bulantı" olarak adlandırdığı duygu ortaya çıkar. Her şeyin sadece "olduğunu" ve hiçbir
Alıntı
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
9/10
·226 syf.·
2022 28. kitabı
Bulantı, varoluş kavramını Jean P. Sartre’in, 20 yy. ın koşulları içinde, Roquentin karekteri üzerinden işlediği döneminin ses getiren eserlerinden biridir. Yaşanılan anlar, hayatın içinde çok da özel değildir, diğer anlara benzerler. Ama anın kendisi o an için hoş bir yer kaplar. Biçimin öze verdiği, anın içinden çıkan olgudur, bir serüvendir, hoş olan. Serüven tek bir ana sıkışabilir sanki bir şeyi düşünürken onun ara ara görünür hale gelmesi gibi. İmgelerden oluşan büyük bir tablo gibi, halen yapılmakta olan bir tablo gibi. Zamanın akışı içinde çizilen birbirine benzeyen tablolar gibi değil. Ama uzaktan bakınca ayrıntılar seçilemeyecek hale gelince aynı renklerde gözüken birbirine benzeyen tabloların oluşturduğu bir sergiler koleksiyonu olan yaşam gibi de değil. Bulantı, çizilen bir resmin göründüğünde hissedilen o duygunun ve rengin bayağılaşmaya başlaması ve bir süre sonra soluklaşıp rengini yitirmesine karşı hissedilen bir tepkidir. İçerdeki boşluk korkusuna karşı bir anlam yükleme çabasıdır. İnsanın kendi özvarlığıdır, der Sartre. Tiksinti denilen şey sanılan şeyin ters çıkması durumudur. Diğer bir ifadeyle, normalin içindeki anormaldir. İnsan dünyada varolduğunu bilir ama her şey önemsizdir. Bu korkutucudur. Hiçlikten kaçış bir bulantıyla başlar. Hiçlik, varoluştan önce gelmez. Doğadaki nesnenin kök varoluşu bizim ona atadığımız özdeşlikten önce gelir. Nesnelerin, asla tam olarak adlandırılamayanların farkında olmamız gerekir,biz onların varoluşsal bükülmelerini görürüz,der Sartre. Bunu da düşüncelerle onlara anlam yükleyerek yaparız. Bilinç, fazlalık olmanın bilinci­dir.Ama hiçbir zaman unutmaz kendini, bu durumda bile kendini unutan bir bi­linç olmanın bilincidir diyerek, Sartre hiçlik ve nesnelerin varoluşsal bükülme kavramlarına gönderme yapar. Toplumu ve
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma
1/10
·226 syf.··
2026 13. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 28 Ocak 2026 16:59
1/10 ben varoluscu edebiyattan nefret falan ediyorum herhalde. bu kitap ne kadar da sıkıcıydı oyle ya... neydi bu yani, tamam varsin kardesim? etrafinda olup bitenleri anlatmasi ayri bir sıkıcıydı bir de gelmis icsel sorgulamalar yasiyor arada, ben bitirdim bu seyleri 15 yasinda falanken. sen var ol hocam ya muthis sıkıcı bir kitapti. tum bu ununden sonra da buyuk hayal kirikligi oldu. boyle kendisini cok derin sanan insanlar okuyup severmis gibi bir his verdi, bunlari coktan halletmis insanlar da sıkıntıdan ölür ancak bir de okudugum her sayfasinda oyle bir uykum geldi ki, bazi sahnelerde gozlerim kapandi ve bilincaltimla karisik goruntulerle kendi kendime baska sahneler uydurdum. surekli uykum geldigi icin boyle tuhaf anlar yasandi, o kadar sıkıcıymıs ki beynim bir seyler ekleme geregi hissetmis. dune okuduktan sonra bu kitabi okumak tam bir iskence oldu gercekten. yarim birakasim geldi her sayfasinda ama zorla bitirdim. cogu yeri de cok ustunkoru okudum, oyle sıkıcıydı ki.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 198128bin okunma

Yazar Hakkında

Jean-Paul SartreYazar · 60 kitap
Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazarve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur. Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı. 1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı. 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943). 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir. Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Ardından Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur. 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi. Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eger biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir. Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır. Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar verecegini düşünmüştür. "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation'u kurmuştur. 1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolükonusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu. Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlügün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvarolarak belirtilebilir. Sartre'ın Varoluşçuluğu: Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur. Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir. Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkum edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır. Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır. Bulantı Bulantı, Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sarte'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı ("kendinde şey"), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, "kendi-için-şey"dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir. Varoluşçu Marksizm Sartre'a göre Marksizm esas itibariyle varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre. Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi, ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya daDiyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır". Sartre ve Aydın tavrı: Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan Sartre için, "çağının tanığı ve vicdanı" diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre'ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergilediği aktif aydın tavrıdır. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır. Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır. Bu anlamda Sartre'ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre'ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski'nin sözünü onaylar niteliktedir; "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz Sartre'ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda aydının tavrının da iyi bir açıklanmasıdır.