Özgürlük Yolları 1

Akıl Çağı

Jean-Paul Sartre

Yorumlar ve İncelemeler

Özgürlüğe Mahkum İnsan
8/10
·311 syf.··
Beğendi
·
2022 218. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 22 Aralık 2022 09:21
Yaşadığı çağın en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilen Jean-Paul Sartre aynı zamanda 1964 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi önemli bir edebiyatçıdır. 1945-49 arasında yazmış olduğu Özgürlük Yolları üçlemesinde, varoluşçuluk felsefesini İkinci Dünya Savaşı atmosferinde soluk almaya çalışan karakterleri üzerinden anlatır. Bunu yaparken edebiyatı felsefeye veya ideolojiye kurban etmeden bilinç akışı gibi zor bir tekniği dahi başarılı şekilde kullanarak, nesneler üzerinden yaptığı betimlemelerle karakterlerin ruh hallerini adeta bir edebiyat şöleni verircesine icra ederek gerçekleştirir. 1. Varoluşçuluk Felsefesine dair: Sartre felsefesinin merkezine özgürlüğü koyar. Tanrı inancının yokluğunda insanın eylemlerinde tamamen özgür olduğunu düşünür, daha önemlisi insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ifade eder. Felsefe tarihinin hatırı sayılır bir kısmında Platon'un etkisi göze çarparak varlıkların aslında metafizik bir alemdeki asıllarından pay alarak varlık kazandıkları düşünülmüştür. Başka bir ifadeyle aslolan öz olup, görünür alemi oluşturan bu özlerin yansımalarıdır. Özleri bilmek ise beraberinde bir yetkinliği getirerek bu felsefi düşünce, eski çağların hiyerarşik toplum düzenine uygun bir işlev görmüştür. Hümanizma ve Aydınlanma ile beraber ise Tanrının yerini insan, toplumsallığın yerini bireysellik alınca bu minvalde felsefi düşünceler oluşmaya başlamıştır. Varoluşçuluğu da bu yeni felsefi düşünceler içinde sayabiliriz. Sartre, aslolan varlık olduğunu düşünür ve varlığın özden önce geldiğini söyler; böylece her birey önce varlığının farkına varacak ve bundan sonra da özgür eylemleriyle kendisini inşa edecektir. Farkına varması ise bir bulantıyla olur Sartre'a göre; örneğin Bulantı adlı eserinde kahraman denize taş atarken sorgulamaları esnasında bu bulantıyı duyar,
Nobel Edebiyat Ödülü
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Özgürlüğün esiri olmak
Puan vermedi·440 syf.·
2025 85. kitabı
insanın kendiyle boğuşmasının, özgürlükle yüzleşmesinin romanı. Kitabın kahramanı Mathieu, savaş öncesi Paris’in karanlık havasında, bir yandan felsefe dersi verirken diğer yandan yaşamının anlamını sorguluyor. Ne var ki onu en çok zorlayan şey, dış dünyanın karmaşası değil, kendi içindeki belirsizlik. Sartre, onun üzerinden insanın özgür olduğu kadar sorumlu da olduğunu hatırlatıyor. Roman boyunca hiçbir şey tam olarak yerli yerinde değil. Aşklar eksik, ilişkiler yarım, idealler kırılgan. Mathieu, özgürlüğü bir kurtuluş gibi görürken, bunun aynı zamanda bir yük olduğunu fark ediyor. “İstediğini yapabilirsin ama sonuçlarından kaçamazsın” demek istiyor Sartre. Bu fark ediş, romanın bütün havasını belirliyor. Ne bir kahramanlık hikâyesi var burada ne de klasik bir dönüşüm. Daha çok, insanın kendi içine bakarken duyduğu rahatsızlık anlatılıyor. Sartre’ın dili zaman zaman yoğun ve felsefi ama karakterlerin iç dünyası o kadar gerçek ki, sayfalar arasında bir felsefe metninden çok bir yaşam kesiti dolaşır gibi hissediyorsun. Paris sokaklarının sisli atmosferi, yaklaşan savaşın gerginliği, insanların kaygısı... Tüm bunlar Mathieu’nün iç dünyasındaki çöküşle paralel ilerliyor. Akıl Çağı, “özgürlük” kelimesinin kulağa hoş geldiği ama yaşaması zor bir şey olduğunu gösteriyor. Sartre burada kimseyi yargılamıyor; sadece insanın kendi seçimlerinin ağırlığı altında nasıl ezildiğini gösteriyor. Romanın sonunda büyük cevaplar yok, sadece sorular var. Ama belki de Sartre’ın amacı da bu: cevapsızlığın içinde insanın kendini bulması. Kısacası, Akıl Çağı, okunması kolay bir roman değil ama insana dokunan bir metin. Felsefi bir düşünceden çok bir ruh hâli. Mathieu’nün kararsızlığı, korkuları, kaçışları hepimizden bir parça taşıyor. Sartre, “özgür olmak istemek” ile “özgürlüğü gerçekten
1000Kitap
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
AKIL ÇAĞI – VAROLUŞÇU BİR İNCELEME #2
10/10
·440 syf.··
Beğendi
·
2022 1. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 20 Ocak 2022 20:59
Roman, 2. Dünya Şavaşı’nın başlangıç döneminde bir grup insanın hayatın anlamsızlığıyla barışık yaşama uğraşını ama buna karşın anlam arayışına girmeden gözlerinin önünden akıp giden günlerini sergiler. Sartre, anlamsızlığı, güçlükler karşısındaki çaresizliği, aklın duygulara yenilgisini, geçmişe olan pişmanlığı ve geleceğe karşı duyulan belirsizliği eleştirmeyi amaçlamaz; onun nesnesi insan değildir. Tam tersine, karakterlerin içinde yaşadıkları ortamın yüz yıllar boyunca değersizleşmiş ve artık “yeni bir birey” oluşturma yetisi körelmiş, baskıcı ve çoğunluk tarafından kabul gören fikirlerdir. Bu fikirler artık insan egemenliğinden çıkarak insanın doğru düşünme mekanizmasını ele geçiren yeni bir varoluş kazanmıştır. Ancak bu durumu sorgulamak ve düzeltmek modern insanın görevi değildir artık. Herkes hayal kırıklıkları ve sahte mutluluklarla örülü bir hayat mücadelesi vermektedir. Sartre bir taraftan sistemi eleştirirken diğer taraftan bunu bir yazgı olarak kabul edip karakterleri vasıtasıyla bizi bize anlatır. Zamanında filozoflar bir ütopya vaat eden felsefi ütopyaların cazibesine kapılmışlardı: Heidegger’in Nazi yönetimini toplumun değişmesi için bir kıvılcım olarak görmesi ve Sartre ve Camus’un da yeni bir insan modeli yaratması hayaliyle komünizme sıcak bakmaları, insandan önce sistemin değişmesi zorunluluğuna olan inancı gösterir. Karakterler doğmuş olmanın başlattığı yaşam denilen bu çizgide sona doğru yaklaşmaktadırlar. Sartre bunu özellikle vurgular: doğmanın (varoluşun) hediyesi olarak ölüm. Aslında insan her geçen gün daha da yaşlanarak ölüme bir adım daha atmaktadır. Sarte’nin yaşam tanımı budur; karakterlerine de bu yaşam kaygısını aşılar. Peki ne uğruna? İşte burada varoluşçuluğun ilgilendiği anlamsızlık problemi ortaya çıkıyor. Anlamın bulunmadığı yerde
Felsefe-Düşünce
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Özgür mü diyorsun kendine..
7/10
·305 syf.··
2021 61. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 05 Şubat 2021 18:15
Anahtar kelime, özgürlük.. Özgürlük, seçmemeyi bile seçmektir, demiş Sartre. Bunu yanlış yorumlarsak ne olur? Hiçbir şeyi seçmeyen, içinde varoluş sancıları çeken bir karakter ile ne olacağını öğrenmiş oluyoruz. Nesnelere ve canlılara bağlanmadan, hiçbir şeyi seçmeden yahut özgürlüğü seçtiğini düşünerek tekdüze bir yolda ilerlemek bize özgürlük değil tutsaklık getirir, düşüncelerin tutsaklığını.. Kitabın dili oldukça sade fakat kitap, dört günden ibaret olduğu için gereksiz anlatımlar mevcut ve bu durum, kitabın sıkıcı bir hâl almasına sebep oluyor. Özgürlük kavramı, karakterler üzerinden yani karakterlerin düşünceleri üzerinden ele alınmış. Kitabın konusu karakterlerin düşüncesi ile ilintili olduğu için olan olaylardan ziyade verilen tepkiler uzun uzadıya kaleme alınmış bu yüzden düşünme üzerine yoğunlaşılıyor ve kitabın akıcılığı aksıyor. Kitabın konusuna gelince.. Her şeye sahip olan ama hiçbir şeyi olmayan ana karakter, özgür olmak pahasına yapmadığı seçimler sonucunda dört gün içinde hayatı beklenmedik bir noktaya geliyor. Açıkçası Aşk-ı Memnu ile aynı kulvarda ve en az onun kadar çetrefilli. *"Hiç kimseye benzememek için insan, herkese benzeme cesaretini göstermelidir.." Kavramlara yüklenen anlamlar insanların farklı olmasına sebep olmaktadır fakat farklı olmak için diretmek yahut bu çabaya girişmek bizi farklı kılmaz. Özgürlük için de bu durum söz konusudur. Susup kabullenmek özgürlük olmadığı gibi düşünmeden ya da düşüncelerini tek bir noktada sabitleyerek seçim yapmak da özgürlük değildir. Farklı olmak için tutsak olmayın..
Edebiyat
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Anlatının gölgesinde kalan düşünsel derinlik
7/10
·304 syf.··
2025 94. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 07 Ağustos 2025 00:36
Akıl Çağı”nı okurken sık sık durup düşündüm: Gerçekten Sartre mı okuyorum? Bir yanıyla insanın varoluşsal karmaşasına, özgürlük sancılarına ve gecikmiş yaşam kaygılarına dokunuyor gibi görünse de diğer yanıyla kurgu, felsefi derinliği gölgeliyor; döneminin gerisinde kalmış, çağın ritmine ayak uyduramamış bir yapıda ilerliyor. Mathieu’nün kendi iç hesaplaşmaları, “özgürlük” temasının çevresinde dönüp duruyor. Ama bu döngü, varoluşçuluğun içsel yangınından çok, bir tür yorgunluk hissi veriyor. “Ben yalnızca kendim olmak, kendime dayanmak istiyorum,” diyen bir karakterin samimiyeti, kurgu içinde boğulup gidiyor. Hırs, aidiyet, geçmişe özlem ve geleceğe dair kaygılar, evet, var. Ama bu duygular, insanda derin bir etki bırakmıyor. Altını çizdiğim bazı cümleler: “Ama gene de bir şeye bağlanmadan yaşayabiliyor. Özgür kalabiliyor.” “Kendi kendinin nedeni olmak… Benim çünkü ben olmak istiyorum diyebilmek.” “Bir hiç için bir sürü gürültü… Hiç için: Bu yaşam ona hiç için bağışlanmıştı, kendisi hiçti ve buna karşın değişmeyecekti artık: O olmuştu, tamamlanmıştı.” Ne var ki, bu güçlü düşünceler bile kurguya gömülmüş gibi; özgürlük arayışı bir noktada yorgun bir tekrar hâline geliyor. Romanın zamana direnemeyen kurgusu, bu felsefi atılımları taşıyacak derinliği sunmuyor. Sartre’ın düşünsel mirası açısından önemli olabilir ama benim Sartre okumalarım arasında ön sıralarda yer almadı. Serinin devamını okumak konusunda kararsızım. Belki bir şeyleri tamamlamak için, belki bir umutla… ama heyecanla değil. Akıl Çağı Jean-Paul Sartre
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Kendine yabancılaşan insan, Sartre’ın insanı
Puan vermedi·440 syf.·
2025 372. kitabı
İnsanın özgürlükle olan sancılı ilişkisini anlatan bir roman değil yalnızca; aynı zamanda varoluşun ağırlığını hissettiren bir iç yolculuk. Kitapta hiçbir kahraman yüceltilmez, hiçbir fikir kesinlik kazanmaz. Her şey, insanın kendi varlığıyla, seçimleriyle ve sorumluluklarıyla yüzleştiği bir alanın içine çekilir. Sartre’a göre insan, dünyaya “önceden belirlenmiş” bir anlamla gelmez. Yaşamın anlamı, onu yaşayanın eylemleriyle şekillenir. Akıl Çağı bu düşüncenin roman hâlidir. Karakterler, kim olduklarını değil, kim olmak istediklerini anlamaya çalışır. Fakat bu arayış kolay değildir; çünkü özgür olmak, aynı zamanda hiçbir bahanenin arkasına saklanamamak demektir. Roman boyunca Sartre, özgürlüğü romantik bir kavram olarak değil, neredeyse bir yük gibi gösterir. İnsan kendi kararlarını verirken, bu kararların sonuçlarına da katlanmak zorundadır. Özgürlük bir “armağan” değil, sürekli bir sorumluluk hâlidir. Bu yüzden Sartre’ın dünyasında özgürlük, mutlulukla değil, çoğu zaman kaygıyla yan yana yürür. Akıl Çağı, bu yönüyle insanın kendine yabancılaşmasını da anlatır. Toplumun beklentileri, zamanın politik atmosferi, kişisel arzular ve korkular birbirine karışır. Ortaya çıkan tablo, insanın kendi hayatını anlamlandırmaya çalışırken ne kadar savrulabileceğini gösterir. Sartre burada okuyucuya doğrudan bir ders vermek istemez; daha çok bir aynayı uzatır. Okur o aynada kendi kararsızlığını, kendi özgürlük arzusunu görür. Sartre’ın dili felsefi ama kuru değildir; karakterlerinin iç dünyasındaki çatışmalar, bu düşüncelerin ete kemiğe bürünmesini sağlar. Romanın sayfalarında düşünceyle duygunun, mantıkla huzursuzluğun iç içe geçtiği bir denge vardır. Sonuçta Akıl Çağı, “özgür olmak ne demektir?” sorusuna kolay bir yanıt vermez. Ama okuru bu sorunun içinde yaşamaya davet eder.
1000Kitap
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
9/10
·437 syf.··
2020 23. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 06 Nisan 2020 22:17
Sartre, Sartre, Sartre... 10 yıldır elimde olan bir kitaptı Akıl Çağı ve nihayet bu sene, hem de doğum günümün olduğu ay olan nisanda, hem de 34 yaşımda okumaya karar kıldım. Elime aldığımda Mathieu ile tanıştım. 34 yaşında "akıl çağı"na ulaşmış bir felsefeci... Ne çok ortak noktamız varmış meğer, boşuna değilmiş 10 sene boyunca kitabı bekletişim. Alıntılara doyamadığım, sindire sindire okuduğum, fazlasıyla zevk aldığım bir kitap oldu. Asla pişman etmeyen Sartre artı bir puanı daha hanesine ekledi...
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
10/10
·437 syf.··
2019 13. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 06 Temmuz 2019 18:26
Sindire sindire okumaya çalışıp, dayanamayıp tükettiğim ilk Jean Paul Sartre romanı. Romanda birbirinden çok farklı karakterlerin kendi içlerinde verdikleri varoluş mücadelesi anlatılsada; ana karakterimiz felsefe öğretmeni sevgili Mathieu’nun kimseye benzememek, özgürlüğüne dokundurmamak uğruna kimine göre kazanış ama çoğunluğuyla kaybedişlerini anlatıyor. Yalnızca 4 gün içerisinde geçen olaylar Mathieu’ya 34 yıllık yaşamını hiçbir yere köklenmeden, sabun köpüğü misali yaşadığı yaşamını sorgulatıyor. Mathieu’nun etrafındaki herkes özgürlüğünü bir yerinden tutup çekiştirmekte, koparıp atmaya çalışmaktadır. Abisi Jacques “artık akıl çağına geldin Mathieu” deyip evlenmesi gerektiğini, eski dostu olan Brunet komünist partiye girmesi gerektiğini, bir şeye bağlanmayan özgürlüğün hiçbir işe yaramayacağını söyler. Arkadaşı Daniel onun duruşuna duyduğu nefretle Mathieu’ nun özgürlüğünü kaybetmesi için elinden geleni bu uğurda kişiliğini kaybetse bile yapar. Mathieu’nun tek isteği ise varlığını yalnızca kendi egemenliği altına almak... Kitapta bu uğurda karakterin nasıl baştan başa kendi benliği içine battığını, başlarda çırpınsada çırpındıkça daha dibe battığını gözler önüne seriyor Sartre. Okurken bana hep şu soruyu sordurttu: “ Gerçek özgürlük nedir? Bir şey uğruna mücadele edip bir yere bağlanmak mı, yoksa bağlı olduğun ne varsa kesip atmak mı?” Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Bu muhteşem kitap için teşekkürler Sartre...
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Puan vermedi·440 syf.··
Beğendi
·
2021 106. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 17 Eylül 2021 02:00
Kafamı allak bullak eden, sorgulatan, fikirsel haz veren kitaplara bayılıyorum. Akıl Çağı, ünlü Fransız yazar ve filozof Jean-Paul Sartre'ın felsefesini kurguya yedirdiği, 1940'lı yıllarda yazdığı roman üçlemesinin ilk kitabı. Yaşamı, bir reddedişler bütünü olarak gösterilen Sartre, bu üçlemede İkinci Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl önceki dönemde, aldatıcı bir iyimserliğin içindeki kişilerin kendini arayışlarını anlatıyor. Bu arayışlar toplumsal rollerin, evliliğin, dostluğun, paranın, statünün içinde okuyucuya müthiş bir şekilde aktarılıyor. Okurken tüm karakterler tanıdık, tüm duygular samimi, dili de bir o kadar keskin. Sanki kitabı olurken görünmez bir ayna size kendinizi ve çevrenizi gösteriyor ve sorduruyor: Sen kimsin? Kendini ne kadar tanıyorsun? Hayatını kim olarak yaşıyorsun? Olduğunu sandığın kişi gerçek sen mi? Hayatının iradesi kimde? Ne zaman varsın? Gerçekten var mısın? Bu listeyi sayfalarca uzatabilirim. Serinin devamındaki iki kitabı da en kısa zamanda okuyacağım. Nitelikli, çarpıcı, özel bir okuma yapmak isteyenler, kendiyle derdi olanlar, sormaktan ve yüzleşmekten korkmayanlar bu kitabı es geçmesin.
1000Kitap
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Özgürlük mutluluk verir mi ?
8/10
·440 syf.··
2020 17. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 28 Haziran 2020 22:24
Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) kavramını ilk öğrendiğimiz yazar olan Sartre’den güzel bir eser. İnsan özgürlüğe mahkûmdur diyen Sartre bu eserinde özgürlüğü için mücadele eden bir felsefe öğretmeni olan Mathiu’nun hayatını anlatır. Kimi çevreler tarafından beğenilen bu tavır kimi çevreler tarafından da büyük tepki görmekte ve eleştirilmektedir.
Felsefe
Akıl ÇağıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20192,654 okunma
Reklam

Yazar Hakkında

Jean-Paul SartreYazar · 60 kitap
Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazarve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur. Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı. 1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı. 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943). 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir. Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Ardından Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur. 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi. Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eger biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir. Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır. Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar verecegini düşünmüştür. "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation'u kurmuştur. 1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolükonusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu. Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlügün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvarolarak belirtilebilir. Sartre'ın Varoluşçuluğu: Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur. Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir. Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkum edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır. Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır. Bulantı Bulantı, Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sarte'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı ("kendinde şey"), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, "kendi-için-şey"dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir. Varoluşçu Marksizm Sartre'a göre Marksizm esas itibariyle varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre. Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi, ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya daDiyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır". Sartre ve Aydın tavrı: Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan Sartre için, "çağının tanığı ve vicdanı" diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre'ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergilediği aktif aydın tavrıdır. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır. Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır. Bu anlamda Sartre'ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre'ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski'nin sözünü onaylar niteliktedir; "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz Sartre'ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda aydının tavrının da iyi bir açıklanmasıdır.