Murakami'nin herhangi bir kitabını bitirdiğimde aynı duygular eline geçiriyor beni:
Ben bu adamın kitaplarını sevmiyorum ama seviyorum da. Aynı anda.
Her bir kitapta karşıma çıkan yalnız kadın / adam örneği, boşanma / ayrılma örüntüsü, aşka ve hayata getirdiği ve bir türlü alışamadığım bakış açısı (!), kedi takıntısı, iş hayatına getirilen acayip yorumlar, fantastik desen değil, realist desen değil durumlar, insanların olayları çözümlerken çatadanak (!) olayları anlayıp, sanki kendilerine malum olmuşçasına davranmaları ve kitabın o kısmına kadar koruduğu gerçeklik / mantık algısını hiç rahatsız olmadan bam diye yok etmesi, realist geçinip, imalarla bir ilişki kurması, "Lan bunu niye konuşuyorsunuz?!" diye bağırırken iç sesim, Murakami'nin konuşmama üzerine kurduğu evreni kabul etmeye zorlaması, intihar örüntüsü filan... AMAAAAAAAN AMA!
O değil de; para mı verdiler arkadaşım "Saat, zamanı dilimlemeye devam ediyordu." cümlesini yediyüzelli kez filan yazmana?!!! Bak gene sinirlendim.
Ama...
Sinir krizlerine hazır olduğumu düşündüğüm zamanlarda gelir gene başlarım bir kitabına.
Murakami, benim üzümlü değil, nefretli kekim...
Saçımdaki aklardan hatrı sayılır kısmını senin kitaplarına borçluyum.