Meyra’ya başlarken elimde tuttuğum şey benim için sadece bir romandı. Ancak sayfaları devirdikçe hissettim ki, o aslında duyguların ve tarihin kesişim noktasında kümelenen bir yapıttı. Her bir cümlesinde Bosna’nın tarihi ve kültürel dokusu işlenmiş gibiydi. Öyle ki kahramanların hikayelerinde akarken, kendinizi Bosna’nın göbeğinde hissediyorsunuz. Bu durum beni öyle etkiledi ki, kitabın kapağını kapattığımda Bosna’ya gitme kararı aldım.
Ve işte Bosna’dayım… Gezdiğim dar sokaklarda, soykırımdan kaçan insanların izlerini arıyorum. Dokunduğum taş binalarda gördüğüm kurşun izleri, sanki az önce olmuş gibi bir his veriyor. Hava belki de 35 derece olmasına rağmen, karanlık ve soğuğu iliklerimde hissediyorum. Belki de ürperiyorum… Küme küme toplu mezarlıklara bakarken, mezar taşları üzerinde gördüğüm yılların aynı olması ürpertiyor beni. Umut Tüneli’ne giriyorum usulca… Sanki bir düşmandan saklanır gibi, sanki üstüme yağan bombalardan korunmaya çalışır gibi… Meyra’lar canlanıyor etrafımda! Haris, Selim, Lejla ve niceleri…
Bu seyahat sadece bir gezi değildi, okuduğum satırların canlanmış haliydi. Okurken yüreğimde hissettiğim acıyı Bosna’nın Sönmeyen Ateşi’nde gördüm. Her köşe başında, baktığım insanların yüzlerinde, minaresi yıkılmış bir camide, şehrin her yanına çizilmiş gül resimlerinde somutlaştı hissettiğim acı. Bir ağacın altına oturdum ve acı ile umut arasına sıkışan duyguları duymaya çalıştım. Şehrin kokusuna sinmiş hüznü ve yaşam tomurcuklarını kokladım uzun süre. Artık gerçeklikte değildim, kitabın sayfaları arasında yönümü kaybetmiş gibiydim. Her adımda daha da yaklaştım Meyra’nın yüreğine. Esir kampında yaşananların utancını, ormanda kaybolan Boşnakların korkusunu, ihanete uğrayan Bordo Bereliler’in hayal kırıklığını hissettim.
Şehri ikiye bölen doğu batı ayrımından geçerken zamanın içinden süzülüp, farklı dönemlere gittim. Bu ayrım sadece mimari bir fark değildi, aynı zamanda tarihi ve kültürel bölünmenin de canlı haliydi.Doğu kanadında Osmanlı’nın renkli ve geleneksel atmosferi karşıladı beni. Çarşısındaki ufak dükkanlar, mini tabureler, börek ve kahve kokuları, camisi, çeşmesi, beyaz ahşap evleri… derken 1500’lü yıllarda idim. Doğu-Batı çizgisini geçerken zamanda bir bölünme oldu, bi anda 1900 lü yıllara yani Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan himayesine geçtiği döneme ışınlandım. Boşnak Böreği’nin yerini kruvasanlar, cezvesi ile servis edilen Bosna Kahve’sinin yerini ise filtre kahveler alıverdi. Binaların boyu uzarken, ağaçlı yollar kayboldu, gölgeler kısaldı ve büyü bozuldu. Tıpkı Meyra’da sevimli başlayan hikayenin katran karası bir acıya bulanması gibi…
Eğer tarihle ve aşkla yoğrulmuş derin bir hikaye okumak istiyorsanız, “Meyra” tam ihtiyacınız olan eser olacaktır. Gidip görmeseniz bile her sayfada ruhunuzun derinliklerine dokunacak Bosna havasını ve savaşın yıkıcı etkilerini hissedeceğinize eminim. Okumanıza eşlik etmesi için sizlere şehrin içinde çektiğim bir fotoğrafı yani soykırımın somut halini bırakıyorum. Savaşsız ve bol okumalı günlere…
imagevisit.com/image/TAWEQt
Gerçekten çok zor bir okuma süreciydi, zaman zaman duygusal olarak çökmüş hissettim. Ama kitabın derinliği ve gerçekçiliği, yaşadığım acıya değdi diyebilirim.