Dostoyevski okumak biraz gariptir. Bazen sıkılsanız da, yorulduğunuzu hissetseniz de sizi bir yerlerde bir “sürprizin” beklediğini her daim bilirsiniz.
Kitabın sonunu maalesef öğrenmiş olmama rağmen olayların gelişimini merakla bekleyerek ve nasıl sonlanacağı hakkında sabırsızlanarak okumaya devam ettim.
Kitabı okurken “Yahû bunlar deli midir nedir?” diye düşünmenin oldukça normal olduğunu düşünüyorum. Dostoyevski’nin kendisini dâhi olaylardan soyutlamış anlatım biçiminin oldukça başarılı olması bir yana; kitabın devamlılığını bu bakış açısı sağlam tutuyor diyebilirim. Yazarın “kendinden bir şeyleri” Prens’e aktardığını onun hayatını az çok okumuş herkesin fark ettiğine eminim.
Prens kesinlikle çok garip bir idealist temsil olmuş. Nastasya ve Aglaya karakterleri aslında oldukça sinirimi bozmuş olsalar da, sayfaları çevirip onları anlamaya basladıkça sahip olduğum bu öfkenin; Prens’in de sahip olduğu acıma duygusuna dönüştüğünü fark ettim.
Eminim kitabı okurken bir noktada sıkılmış olmam garip görülmeyecektir. Özellikle Lebedev çok yorucu bir karakterdi, bir noktada yazarın karakterler üzerinden düşünce anlatılarının şirazesi kaymış ve buraya fazla odaklandığı için akıcılığını kaybetmiş. Yine de aldığıma ve okuduğuma pişman olmadığım, keyifli bir okuma oldu. Ne de olsa seviyorum bu adamı.